Untitled Document
 MÜMİNLERİN BİLGİSİNE 
 GÜNÜN AYET-İ KERİME'Sİ:
Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah, onları yerle bir etmiştir. İnkâr edenlere de bu akıbetin benzerleri vardır. Bu, Allah'ın inananların yardımcısı olması, inkâr edenlerin ise, hiçbir yardımcısı bulunmamasından dolayıdır. (Muhammed-10-11)

 GÜNÜN HADİS-İ ŞERİF'İ:
Ey insanlar! Muhaffele, yani müşteriyi aldatmak için sütü sağılmayıp memesinde kalan bir hayvanı satın alan kimse üç gün muhayyerdir (Hayvanı bu esnada geri verebilir). Eğer geri verecek olursa, hayvanla birlikte, sağdığı sütün iki mislini -veya sağılan sütünün (kıymetinin) bir mislini buğday olarak- geri versin.

 GÜNÜN SÖZÜ:
Arkadaşlık, yakın akrabalık gibidir.
 
 FAYDALI SİTELER 
 
 SİTEDEKİ ZİYARETÇİLER 
Şu an sitede, 5 ziyaretçi ve 0 üye bulunuyor.

 
 ZİYARETÇİ SAYACI 
Pazartesi83
Salı68
Çarşamba71
Perşembe77
Cuma56
Cumartesi67
Pazar75
Toplam:148632
En Çok:581
 
http://www.siraceddin.com - silsile - Şeyh Muhammed Osman Siraceddin (KS)'nin Sohbetleri
HAZRET-İ ŞEYH MUHAMMED OSMAN SİRACEDDİN (KS)'İN SOHBETLERİ - 1



Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla,

Bizleri imanlı kılan, şükür ve ihsanı öğreten, kullarını salih kişilerin yolu olan doğru yola yönelten, bizlere hidayet yolunu göstermese hiçbir vakit hidayete erişmemiz mümkün olmayan, azametli, dilediğine fazilet veren Yüce Allah (CC)'a hamdü senalar eder, Allah (CC)'a ortaklık isnad edenler kerâhat duysalar dahi, bütün dinlerin üstünde olan İslamiyet'i ve O'nun mü'min kullarını karanlıklardan aydınlığa kavuşturan bir tek Allah (CC)'ın hak padişah olduğuna ve yine bütün insanları hidayete yöneltmek için gönderilen rehberimiz ve önderimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin Hak Peygamber olduğuna şehadet ederim. O'nun yüce izni ile dua eder, Rabbi'nin rızasını almış sevgili kulu ve Peygamberi Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e göklerden O'na vahiy getiren emin meleğine, âline ve eshabına, müzminlerin anaları olan tahir ve salih eşlerine salât ve selâmlar olsun.

Ey ikram ve Celâl sahibi olan Yüce Allah! Senin yüce Azametli Ulûhiyetine, Zatının tek olduğuna, sıfat ve fiillerinin şanına, gerçek güzel adlarının tümüne, kendine en yakın kıldığın ve en çok sevdiğin kulunun hak ve hürmetine, sağlam bir kulpa tutunmuş olanların hak ve hürmetine, Makamı Ahmediyye'yi senin inayetinle elde eden Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem hakkı için beni hayırlı kılmanı, öldüğümde suç ve günahlarımın affını, sana ve sevgili Peygamberine severek bağlı kalacağıma, mü'minlere nasihatta ve uyarıda bulunacağıma, beni takva sahibi kimselere imam kılmam, başlangıçta salih kimselere ihsan buyurduğun gibi bütün işlerimde beni güzel ve hayırlı kılmanı, kıyamet gününde seni seven toplumlar içinde ve onlarla birlikte mahşer yerinde haşr etmeni, bizleri ve bütün Müslümanları bu müjde ile müjdelemeni senin yüce varlığından dilerim, Allah'ım... Âmin.

Ben Allah (CC)'in hakir ve fakir kulu Muhammed Osman Siraceddin Nakşibendi, bin Şeyh Muhammed Alaeddin ibn. Şeyh Ömer Ziyaeddin, ibn. Şeyh Osman Siraceddin El Hüseynî (K. S. Ecmaîn). Beni ve bu şeriat üzerine kurulmuş ailenin geçmişini yine bu aileyi sevenlerin ısrarı üzerine onlara hayatımdan bir nebze ışık tutmayı ve bu tarikatın değerli mensupları olarak görmekle şereflendiğim bazı büyüklerimin hal ve durumlarını ve onlar hakkında tevatüren de edindiğim haberleri vazife bildim. Büyük dedem Şeyh Osman Siraceddin (K.S.) bu ulu tarikatı asrının büyük bilgini, zamanının kutbu, Zül Cenaheyn lâkabı ile anılan Şeyh Mevlâna Halid-i Bağdadî (K.S.) Hazretlerinden halef olarak almıştır. Allah (CC) gizliliğini takdis etsin, rahmetli babam, dedem Şeyh Ömer Ziyaeddin (K.S.)'in tavsiye ve işareti ile adımın Osman Siraceddin konulmasını münasip görmüştü. Dedem babama gönderdiği bir mektupta: "Hanımını gördüm, elimi üzerine kaldırınca Şeyh Osman Siraceddin'in ruhu hazır oldu, elimi tutarak bana: 'Ey Ömer! Sakın onu üzme, onu incitme, onun hal ve davranışlarını ben düzelttim' dedi. Ben de ona: 'Peki, sana feda olsun' diye cevap verdim" dedi. Yine babama: "Eşin hayırlı ihsan ehlinden olup saliha bir kadındır. Sana bir erkek evlât dünyaya getirecek, onu benim adımla adlandırın. Zira bu çocuk ecdadının güzelliklerine sahip olacağı gibi tarikat adabının da bakî kalmasına sebep olacaktır. Şimdiki ilk gebeliğinden sana bir kız evlât, ikinci gebeliğinden de sana bir kız evlât verecek, üçüncü gebeliğinden ise sana bir erkek çocuk doğuracaktır" demişti. İşte üçüncü doğan evlâdı bendim.

Evet dedemin buyurduğu doğru çıkmış iki kız çocuğundan sonra annem beni doğurmuş ve adımı Muhammed Osman Siraceddin koymuşlardı. Bu olayı babam bana anlatmıştı. Dedemin bu olay hakkında yazıp babama gönderdiği mektubu babamın vefatına kadar yanımda saklamıştım. Bu olay halk arasında da duyulmuştu.

Ben 1314 Hicrî yılında dünyaya geldim. O vakitler dedem Şeyh Ömer Ziyaeddin hayattaydı (K.S.). Beni çok severdi. Hatırımda kaldığına göre onun meclisinde birkaç kez oturmuş konuşmalarını dinlemiştim. Bir gün beni kucağına alıp göğsüne bastırarak ağzımdan öpüp ağız suyundan bir damla ağzıma akıtmış ben de bunu yutmuştum. Bu olayı bugün gibi hatırlamaktayım. Daha sonra 1318 Hicrî yılında ölüm komasına girdiği bir sırada temiz ruhu bu dünyayı terk etmeden önce babamın ve merhum Muhammed Bahaeddin'in oğlu Şeyh Muhammed'in göğsüne yaslanmıştı. Orada bulunanlar büyük bir keder ve acı içinde ağlamaktaydılar. Kendisi bitkin bir durumda son nefesini vermek üzere iken çok açık ve anlaşılan bir dille: "Benim için üzülmeyin ve korkmayın. Ben Allah'ın izni ve gücü ile hayatta olduğum gibi öldükten sonra da sizlere ve müritlerime yardımda bulunacağıma emin olmanızı isterim" buyurmuştu.

Babamdan duyduğuma göre Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretleri son nefesini verirken Al-i İmran sûresinin 169-170. ayetini okumuştu:

"Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilakis Rab'leri katında diridirler, Allah'ın bol nimetlerinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler."

Merhumun bu ayeti tilâvetinin maksadı; etrafında keder içinde toplanan yakınlarına tesellide bulunmak, korkmamalarını temin etmek, kendisinin de Yüce Allah (CC) katında şehidler gibi rızıklanacağı müjdesini bildirmekti. Aile fertlerinin bu zatın vefatı ile ortaya çıkan üzüntüleri ve acıları; iki oğlu olan Alâeddin ile Necmeddin'in irşad basamağına varmaları ile az da olsa hafiflemişti. Nitekim vefat ederken okuduğu ayetle bu zat kendisinden sonra gelecek olan haleflerine korkmadan ve çekinmeden bu ulu tarikata bağlanmalarını ve bu yoldan ayrıl-mamalarını tavsiye ve işaret etmektedir. O'ndan sonra gelenler tarikata sıkıca tutunarak geçmişin büyükleri gibi yollarına devam edip şeriata hizmette bulunmuşlardır. Yukarıdaki ayeti göstererek Allah (CC)'m velilerinin ve nefisleriyle cihad edenlerin Allah (CC) katında şehitler gibi canlı kalacaklarına ve rızıklanacaklarına işaret etmişlerdir. Bu ayetin anlamı yalnız bu yöne inhisar etmez. Allah (CC)'ın buyruklarına harfiyen riayet edip vakitlerini nefisleriyle cihad ederek tüketenler şehit sayılmaktadır. Nitekim Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz nefisle cihada büyük cihad adını vermiştir. Gerçek şudur ki bu türlü cihad hakikatinde düşmanla savaştan daha şiddetli ve sürekli olmaktadır. Nefis insan tabiatı içinde gözle görülmeyen, insanın bizatihi düşmanı olan sinsi bir nesnedir. Nefisle cihad kişi ölünceye kadar sürer. Bunun hile ve hainliğinden kurtulmak çok zor bir iştir. Ne var ki bu büyük mücahedeyi yaptıktan sonra nefis huzur içinde Rabbi'ne teslim olur, her şeye rıza göstererek yoluna devam eder. Burada velayet başlar. İbadet eden şu hitapla karşılaşır: "Ey ruh! Rabbin senden hoşnud, sen Rabbinden hoşnud olarak Rabbine dön. Cennetime gir." Bundan sonra şeytanın bunlar üzerine tasallut ve hükmü kalmaz. Bu suretle nefisleri ile cihad edenleri melekler savaş alanında şehid olanlar gibi karşılarlar.

Allah (CC)'ın bana verdiği nimetlerden biri de babamın benim yetişmem ve terbiyem için gösterdiği yakın alâka ve himmetti. Beni gayesi belirli manevi bir terbiye için ve kendisinin öğrenip izlediği İslâmî ilimleri öğrenmem için bir dini okula soktu. Dilediği terbiyeyi almam Kur'an ilimlerini kazanıp öğrenmem için bir an bile tereddüde düşmemişti. Okulda ne öğretilirse onu adam akıllı ezberlememi ister, özellikle büyük şöhret sahibi olan Devrud ve Biyara medreselerinde talebeler arasına karışmamı ister, onların arasında yaşamak için beni cesaretlendirir, hayatın zorluklarına ve katılığına alışmamı tavsiye ederdi. Böylece tarikatta ve tahsil hayatında kardeşim Mevlâna Halid'le bir hayli bilgi ve ilim sahibi olmuştuk. Allah (CC) sırrını takdis etsin, rahmetli babam, tarikattaki kaabiliyet ve istidadımı ve İlâhi muhabbet yolu olan tasavvuf yolunda ilerlediğimi görünce, zikir ve hatim halkalarına katıldığımı anlayınca, son olarak bana tarikatın adab ve usûlünü, riyazat ve zahitliğin ne sonuçlar vereceğini açıklayınca bunlara karşı rağbet ve hevesim artmıştı. Pederimin bana üstün teveccühü yüzünden bu kitapta anlatılamayacak ve satırlarının alamayacağı hayret edilecek şeyler görmeye başlamıştım.

Teberrüken hatırladığıma göre bir gün hatim esnasında otururken babam yanıma gelerek ayakta olduğu halde yüzüme şiddetle üfler üflemez oturduğum yerden aniden bir miktar yükselip tekrar oturduğum yere düştüğümü bugün gibi hatırlamaktayım.

Keza bir başka sefer muhterem pederimin kuvvetlice bir nazarıyla, iki ayrı kişi durumuna geldiğimi hayretle gördüm. Bu şahıslardan hangisi olduğumu anlayamamıştım.

Bir başka sefer, yine mübarek nazarları ile dikkat ve ısrarla yüzüme bakmış olduğundan, kendimden geçip, bayıldım. Bu halet içinde, büyük bir çardak görüp, içine girmek istedim. Çardağın yanında yüksek bir minare bulunuyordu. O sırada bir köpek çardağa girmeme mani olmak isteyerek, üzerime atıldı. Köpek ile boğuşmaya başladım, sonunda köpek ölmüş ve ben de minareye çıkmıştım.

İşte bunun gibi pek çok şeyler görmüştüm. Bundan sonra, babamın gösterdiği tarikat usul ve yolu üzerinde riyazata başladım, bir yıl müddetle, mürşidim olan babamın buyruğu ile ağzıma ekmek ve sudan gayri hiçbir şey koymadım.

Bir müddet sonra lütuf ve inayette bulunarak, bir mektup yazıp elime verdi ve beni Devrud'a gönderip oradaki ev ve hanegâhın idaresine bakmamı, orada okuyan müridlerin yönetim işi ile uğraşmamı istemişti. Bu mektup bu gün dahi yanımda bulunmaktadır. Mürşidim olan babama minnetim ve borcum çoktur. Her zaman tarikatın edeb ve saygı makamım dikkatle kolluyordum. Seferde ve hazarda babamın bulunduğu ev veya dinlenmek için uğradığı bir yerde uyumuş olduğumu hiç bir vakit hatırlamıyorum. Çocukluğumdan beri herkesin fark edebileceği şekilde babama karşı tam bir itaat ve edeb ile hareket etmiş, onun rızasını almak ve kalbini kazanmak için büyük cehd ve gayret göstermiş idim. Onun temiz gönlünü bulandıracak bir şey yapmadığım gibi, onun oturduğu bir mecliste dahi oturmamıştım. Kendilerinde bir yorgunluk veya bir durgunluk hissettiğimde daima susmayı tercih etmiştim. İşte bir müridin mürşidine karşı üzerine vacip olan edeb ve terbiye neyse onu yapmıştım.

Ulu dedem Şeyh Ömer Ziyaeddin (K.S.) daha evvel de sözünü ettiğim gibi bana geleceğim hakkında bir takım müjdeli işaretler vermiş idi. Dört yaşıma basmadan önce, bana ve kardeşim Mevlâna Hâlid'e hitab eden el yazısı ile yazmış olduğu bir mektup göndermişti. Bu mektubu bu güne dek muhafaza etmekteyim. Bu mektubun metnini onun hatırasına teberrüken ne eksik ve ne de fazla bir şey eklemeden sizlere takdim edeceğim. Ayni zamanda bu mektup babamın yolculuktan dönüşü münasebeti ile yazılmıştı. Mektup şöyledir:

"İki gözüm baba Şeyh Osman Siraceddin ve Muhammed Halid! Sizlerin gözlerinizden öper, Cenab-ı Hakk'tan hayırlı uzun ömür niyaz ederim. Kalbinizin de şeriat ve tarikatın nuruyla nurlanmasını dilerim. Hakikat makamına hayırlarla ulaşın. Fatıma, Âmine ve Suveybe'nin gözlerinden öper, iffetli mürşide hanıma selâm ve hürmetimi keza kızım Nurican hanıma selâm ve sevgilerimi sunarım. Alâeddin'in seferden sâlimen döndüğünü görüp bu haberi bana duyurduğunuzdan, Allah (CC)'a hamd-ü senada bulundum. Nitekim onun sâlimen döndüğünü Cenab-ı Hakk bana sizlerden önce bildirmişti. Onu görmek ve onunla buluşmak isterim. Fakir bendeniz Emir Nizamca işiniz hakkındaki hususu bildirdim ve ona üç ay yirmi gün önce Lutfulla Molla'yı gönderdim. Bu güne dek maaşlardan ve köylerin tahsisatına dair hiç bir naber alamadım. Allah (CC)'ın takdirine karşı ne bekleyeyim."


Başa Dön



Allah (CC) sırrını kutsasın; babamdan gördüklerim:

Yaşım 8-10 arasında iken şiddetli soğuk nedeni ile tehlikeli bir hastalığa tutulmuştum. Bu arada kış pek şiddetli ve soğuk geçmiş idi. Soğuğun şiddeti ve karın oluşturduğu yükseklik insanları tahammülsüz bir hale getirmiş idi. Ava olan düşkünlüğüm bu şiddetli soğuğa rağmen beni dışarı çekmişti. Bu sebeple de soğuk alarak tehlikeli bir hastalığa tutulmuştum. Hastalığım giderek şiddetlenmiş, şifa bulmam imkânsız hale gelmişti, Babam şifa bulmam için fakirlere sadakalar dağıtmıştı. Daha sonra iyileştiğimde babamın hakkımda şöyle konuştuğunu duymuştum: "Oğlumun iyileşmesi için, şifa niyeti ile Allah (CC)'a dua eder, büyüklerin ruhaniyetinden hizmet ve yardım isterdim. Her defasında da Şeyh Siraceddin (K.S.) ile Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretlerini yanımda görür ve evlâdımın iyileşeceği müjdesini alırdım. Bir gün murakabe sırasında Devrud nehrinin korkunç kan kırmızısı renkte sel ile dolduğunu gördüm. Nehrin üzerinde, insanların rahatça üzerinden geçmesi için inşa etmiş olduğum ve hanegâhın karşısına rastlayan yerde bir köprü vardı. İşte murakabe sırasında nehrin suyu bu köprüyü aşmış, suyun yüksekliği ve şiddeti neredeyse köprüyü yıkıp, götürecek bir duruma gelmişti. Bu sırada kendimi köprünün yanında oturuyor gördüm. Köprü bu şiddetli sele dayanamayıp yıkılacak gibi görünüyordu. İnsanların kullandığı ve faydalandığı köprünün selâmeti için derhal kalkarak kalbimin bütün harareti ile Allah (CC)'in lütuf ve inayetini, yüce yardımım dilediğim gibi, evliyanın da ruhaniyetinden yardım isteyip dua etmeye başladım. Bu sırada büyük veli ruhlarının toplu bir halde gelerek, bu seli önlemek için "Sübhanallahi velhamdülillahi velâhavle velâkuvvete illâ billâh" ile "Esma-ül Hüsna" dan ve bununla ilgili ayet-i kerimelerden kazıklar yaptıklarına şahit oldum. Aynı zamanda bu manevî kazıkları onların ellerinden bir bir almaktaydım. Bu yüce kişiler bana kazık ve çivileri köprünün direklerine çakmamı işaret ediyorlardı. Ben de köprünün sallanmaması için bunları münasip yerlere çakmaya başladım. Bir müddet sonra suyun azgınlığı durdu, her zamanki tabii haline geldi. Bu hal bitip kendi hâlime dönünce karşıda ne köprü ne de sel kalmıştı. Kendi kendime halkın hizmetine açtığım bu köprünün benim için bir sadaka-i cariye olduğunu düşündüm. Nitekim bu, ana ve babasına karşı itaatli bir çocuğun ebeveynine bir sadaka-i cariyesi idi. Bu olayda evliya ruhlarının yardımını görmüş ve anlamıştım. Ayetlerden ve Allah (CC)'m güzel adlarından yapılan kazık ve çivilerin de köprü direklerine tarafımdan çakılması, hastanın şifaya, sıhhat ve afiyete kavuşacağı, uzun ömürlü olacağı müjdesini bana anlatmıştı." Ben bu olayı babamdan birkaç kez dinlemiştim.

Allah (CC)'ın rahmeti üzerine olsun, sevgili validem de bu hastalığım sırasında bana karşı göstermiş olduğu üstün şefkat ve merhameti yüzünden şöyle bir adakta bulunmuştu: "Oğlum Osman bu hastalığı üzerinden atar şifaya kavuşursa, siyah yünden bir şal alıp, kaba bir kumaştan elbise giyip Osman'ı elinden tutarak yedi evden ekmek ve yiyecek alacağım ve bir köpekle birlikte yiyeceğim." Ben şifaya kavuşunca adağını yerine getirmek üzere kaba bir elbise giymiş, beni de elimden tutarak Merivan dolayındaki Seruabad köyüne gitmiştik. Yedi kapının tokmağını çaldık, her evden bir parça ekmek aldık, bu sırada yanımızda siyah bir köpek belirdi. Ekmekleri hep birlikte yemeye başladık. Annem ilk lokmayı bana, İkinciyi kendisine, üçüncüyü de köpeğe veriyordu.

Bu hastalığımda henüz şifaya kavuşmadan önce, annemin anlattığına göre bir olay daha olmuştu. Babamın terbiye ve irşadı altında tarikatımızda hilâfet makamına kadar yükselen, Allah (CC)'m rahmeti üzerine olsun Molla Abdurrahman Rodbari adında bir zat vardı. Bu zat anneme: "Şayet nesebinizi korumak istiyorsanız, Şeyh Osman (K.S.)'ın yattığı odayı boşaltınız, bir müddet başında bulunmak istiyorum" diye haber yollamıştı. Validem günleri ve hatta saatleri sayarak şifamı beklemekte olduğundan, duanın kabul olunabileceği ümidi ile istenileni yapmış, odamı boşaltarak, Molla Abdurrahman'ı çağırtmıştı. Halife Molla Abdurrahman yanıma gelip, oturarak, Kur'an-ı Kerim'den Şifa ile ilgili kısmı okuyarak, murakabeye başladı. Ben bu sırada onun: "Ey Allah (CC)'m, mürşidimin oğlu Şeyh Osman (K.S.) için, kendi öz oğlumu feda etmekteyim" dediğini hayretle duydum. Bu zatın evi ve ailesi Rudbar köyünde bulunuyordu. Ertesi sabah Halife Abdurrahman'ın oğlunun bir hastalığı olmaksızın aniden titreyerek öldüğü haberi bizlere ulaşınca, evden ağlamalar, feryadlar yükselmiş, Molla Abdurrahman ise duasının kabul edilmesinden duyduğu sevinç ile şükran secdesine kapanmıştı.

Babamdan birkaç kez: "Benim bir adet tam müridim ve bir adet te yarım müridim vardır" dediğini duymuştum. Burada kasdedilen tam mürid, merhum halife Molla Abdurrahman Rodbari, yarım müridleri ise Molla Abdullah'tır.

Ben, merhum Molla Abdullah'ı, Molla Abdurrahman ile birlikte, merhum halife Muhammed Kerim Hovrami de yanlarında iken bir odada riyazet ve seyr-i suluk halinde görmüştüm. Molla Abdullah'ın bir ara bulunduğu yerden ansızın kalkarak, evin dışına çıktığını on metre mesafede bulunan babamın evinin önüne ayakları yere değmeden uçtuğunu, Allah şahidim olsun görmüştüm.

Bir gün babam beni yanma çağırarak: "Molla Abdullah benden seni yanına göndermemi istedi. Git ve kendisine teveccüh et!" buyurdu. Derhal babamın emrine itaat ederek, Molla Abdullah'ın bulunduğu hanegâhın kapısına vardım. Kendi kendime Molla Abdullah'ın hal ve idrak sahibi, seyr-ü sülük ehlinden kıymetli bir kimse olduğunu düşünerek, kendisine teveccüh ederken yapacağım en uygun şeyin, Hz. Siraceddin (K.S.)'in ruhaniyetinden yardım istemek olduğuna karar vermiştim. Bu karar ile Hz. Şeyh'in ruhaniyetini başımın üzerine alarak, ilerledim ve yanma girdim. Molla Abdullah bu esnada oturmuş olduğu hatim halkasında ayağa kalkarak, yüksek sesle: "Şeyh Siraceddin (K.S.) Hazretlerinin ruhaniyeti, Şeyh Osman (K.S.)'ın başı üzerindedir" demişti. Bu anlatılanlar, olayın dış görünüşü olup, bu zatın ne derece yüksek makam sahibi olduğunu göstermektedir. Daha sonra olup, bitenleri ise kalemin yazması caiz değildir.

Halife Muhammed Kerim Hovrami'ye gelince; bu zat, Horaman'da yüksek idraki ile tanınmış olan, Hamereyan kuşağından gelmiştir. Bu aile topluluğu hayat ve vakitlerini zikir, fikir, murakabe ile geçirmişlerdir ve Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretlerinin bağlılarından idiler. Muhammed Kerim babama biat etmişti.


Başa Dön



Bir gün ben, kardeşim Mevlâna Halid, Molla Şemseddin'in çocuklarından tam manası ile ilim ve tasavvuf ehli olan Molla Hamid El Beyserani ve Şeyh Siraceddin (K.S.)'in özel kâtibi ile birlikte bulunuyor, derslerimizle uğraşıyorduk. Bu sırada hanegâhtan bazı çocuklar, Molla Abdullah, Molla Abdurrahman ve Molla Muhammed Kerim'in bir arada bulunduğu hücrelerinin yanı başında Kur'an-ı Kerim okumaktaydılar. Bir ara Molla Muhammed Kerim'in Hovrami'ye dili ile: "Ey çocuğum geriye dön! Yanlış okudun." dediğini duyduk. Biz: "Ey halife Muhammed! Okuma yazma bilmediğin halde, nasıl oluyor da hatayı fark ediyorsun?" diye sorduğumuzda: "Kur'an okurken başının üzerinde yükselen nurun kesilmesi ile hata yaptığını anladım" demişti. İşte bu zâtın sıfat ve hali böyle idi.

Molla Muhammed Kerim ile ilgili bir başka olayı hatırlamaktayım. Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretleri'nin eşkıyalık yapan Rüstem adında birine öfkesi ve kızgınlığı vardı. Marifet erbabının bildiği gibi, büyük şahsiyetlerin hareket ve tasarrufları ve verecekleri emirler, rastgele emirler olmayıp, mantık ve hikmete dayanan, kendi menfaatleri için değil, umumun yararına istinad eden emirlerdir. Hatta umumun yararına verilecek ceza şiddetli olabilir. Çünkü böylelerinin fiil ve hareketleri dinlerine zarar vermekle kalmayıp, insanlara da ulaşır. Şeyh Haz-retleri o gece işlediği suç, günah ve terbiyesizliklerden dolayı halifelerini Rüstem için adaletli bir ceza vermeleri için görevlendirir. Halifeler Hazret'ten aldıkları emre göre aynı gece hanegâhta toplanırlar. Kuran-ı Kerim'de "Kün feyekûn" ayeti hükmünce, ilâhi hazine fiilleriyle, Hak'tan sudur etmiş olan tarikat emirleri açısından, konuyu tartışıp, münakaşa ederler. Az bir zaman sonra her biri aynı anda başını kaldırıp: "Bu konu üzerinde konuşup, tartışma ile işi uzatmayalım. Maksadımızı Halife Molla Muhammed Kerim'e anlatalım. Zira şu anda kendisi murakabe ve istiğrak halindedir" demişler. Böylece Muhammed Kerim'e mesele anlatılır. Molla Kerim, içi su dolu büyük bir leğen ile bir ok ve yay getirerek önüme koydu. Bana ok ve yayı almamı ve bu oku su dolu leğene nişan alarak fırlatmamı istedi. Ben de dediklerini yaptığımda, o anda suyun yüzeyinde gözle görülen açık bir çizgi belirdi. Bu iz, eşkıya Rüstem'in kan izi idi.

Ne gariptir ki, aynı gece ve aynı saatte, Rüstem dost ve yakınları ile av maksadıyla dağa çıkmış, kazaen öldürücü bir kurşuna hedef oluş, böylece işlediği suç ve günahların cezasını çekmişti.


Başa Dön



Şimdi biraz da Molla Hamid adlı bir zattan söz edelim. İnsaf sahibi kimselerin ve gerçeği öğrenmek isteyenlerin ders ve ibret almaları ve kendilerine bir öğreti sağlamaları açısından bu zatın hayat hikâyesini anlatmak münasiptir.

Herkesin bildiği gibi, insanların Allah (CC)'ı tanımak ve O'nun sevgi ve rızasını kazanmak için bir tarikate girip, o tarikatın prensiplerini benimsemesi gerekir. Gerçek maksada kavuşmak için, Allah'ın rızasını kazanmak ön planda tutulmalıdır. Şeriat yolunu izleyenler de zamanın mürşidine kendilerini manen ve maddeten teslim ettikleri gibi, Ashab-ı Kiram'ın fiillerine sarılıp, son peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'in sünnetine yıkayıcı elindeki bir ölü gibi bağlanmalıdırlar. Bu suretle kendilerine bir yol çizenler, yüksek makamlara çıkmışlardır.

Seyr-i sulukta, nefsi emmare ile mücadeleden vazgeçilecek olursa, insanlık kemaline varamaz. Bundan açıkça anlaşılan şudur ki mücerred bir ilmi öğrenmek insan için yeterli olmayıp, öğrendiği ilimle ihlâs üzere amel etmek insanı yüksek derecelere çıkarır. Hak Teâlâ güçlü kitabının Bakara Sûresi'nin 151. Ayetinde:

"Biz size âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek, aranızdan bir peygamber gönderdik" buyurmaktadır.

Bu konu ile ilgili bir hadis-i şerifte:

"Bir kimse bir ilmi öğrenir ve o ilmle amel ederse, Allah (CC), o kimseyi, bilmediği ilimlerin varisi kılar" buyurulmuştur.

Yine bir başka hadis-i şerifte:

"insanların içinde en hayırlı kimse, diğer insanlara faydalı olandır" buyurulmuştur.

Biz, yaşadığımız ömür süresince, ne kadar derin ve büyük ilim sahibi kimselerin öğrendikleri ilim ile amel etmediklerini esefle gördük. Ve maalesef kendi şahsi çıkarları için, başkalarının zararına çalışıyorlardı. Bunlar fitne unsuru olup, insanlar arasında tefrika meydana getirdiklerinden dolayı, yoklukları varlıklarından daha iyidir.

İşte ilmi ile amel edip, güzel sıfatlarla sıfatlananlardan biri de Molla Hamid El Beyserani idi ki bu zat; âlim, fazıl, arif ve yüksek manevi makamlar sahibi olup, Hz. Şeyh Siraceddin (K.S.)'in de kâtibi idi. Onun bu yüksek ilim, sıfat ve anlayışından ve yüksek liyakatinden Şeyh'in çocukları tam manasıyla faydalanmışlardı. Özellikle Hz. Şeyh'in çocuklarından, Şeyh Bahaeddin (K.S.) ve Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'i gösterebilirim.

Molla Hamid derslerinde, Mevlâna Celaleydin-i Rûmi Hazretleri'nin Mesnevi Divanını genişçe şerh eder, onlara: "Böyle yorucu bir çalışma için gayret göstermek lâzımdır. Ancak ikiniz de bana yardımcı olursanız bu derslerin üstesinden gelir, başarıya ulaşabiliriz. Eğer gerekirse sizi feda ederim" diyerek konunun önemini bildirirmiş. Mübarek dedem ve amcam da şerhe devam etmesini, bu konuda gecikmemesini, hastalık ve diğer sebeplerle derse ara vermek gibi bir mazeret ileri sürmemesini kendisinden rica ederlermiş.

Bu zat, Allah (CC)'a güvenerek, iki talebesinin yardım ve himmeti ile Mesnevi Divanı'nı en güzel bir şekilde şerh etmiş. Bu şerh 3-4 cilt halinde kısa bir zamanda tamamlanmıştı. Bu suretle de âlimlerin, ediplerin ve özellikle de meşayihin rıza ve sevgisini kazanmıştı. Gerçekten yapmış olduğu şerhe şaşmamak mümkün değildi. Mana ehli tarafından sevilmiş ve takdir edilmişti, şerh ince, yumuşak, anlamlı, mizahlı iz ve işaretlerle kaleme alınmıştı.

Daha sonra Şeyh Siraceddin (K.S.), Molla Hamid'den. Mevlana Hazret-i Halid Eba Abdullah'ın Hindistan'a yapacağı yolculuk sırasında yolda gördüklerini ve nelerle karşılaştıklarını anlatan bir kitap hazırlamasını istemişti. Özellikle Delhi'de ikametleri süresince, Şah Abdullah ile karşılaşmaları sırasında görüp, işittiklerini, memleketlerine dönünceye kadar başlarından geçen maceraları, herkesin anlayacağı bir üslûp ile yazmasını; aynı zamanda içinde bulunduğu asrın önemli olayları ile yeni görüşleri ilâve etmesinin faydalı olacağını söyleyip, kitabın hazırlanmasını emreder.

Bu kadar önemli ve mes'uliyetli bir görevi üzerine almaktan çekinen Molla Hamid, şeyhinin zorlaması ve ısrarı üzerine, sonunda özür ve bahane bulmanın faydasızlığını anlayarak işe başladı. Bu şerefli buyruğa uyup, Riyaz-ül Müçtakîn adlı kitabını yayınladı. Bu kitap özellikle Halid-i Nakşibendi ailesi ve topluluğu için bir güç kaynağı olmuştu. Kitap bir önsöz ile başlamakta ve üç bolüm ihtiva etmekte idi. Birinci bölümde, başta Şeyh Hazret-i Halid (K.S.) olmak üzere o zamanın büyüklerinin hayat hikâyeleri ve kerametleri anlatılmakta; ikinci bölümde Allah (CC) sırlarım takdis etsin Şeyh Ebul Vefa ve Şeyh Ahmed Şemseddin (K.S.)'in hayat tercümesi bulunmakta; üçüncü bölümde ise, sirat-ı müstakimin yani gerçek doğru yolun fazilet ve isbatı, Nakşibendi yolunun diğer tarikatlara nisbetle üstünlüğü ve tarikatlara mensub hakiki din büyükleri anlatılmakta idi. Ayrıca kitabın bitiş kısmında, diğer tarikat büyüklerinin, bu tarikatın üstünlüğünü kabul ettiklerine dair beyanları bulunmakta idi.

Hatırladığıma göre, Hz. Şeyh Siraceddin (K.S.) hakkında: "Şeyh Siraceddin (K.S.) durmadan taşan mâna kaynağı, gizli hâzinelerin anahtarı, tam kâmil ulu irşad sahibi bir zat olup, gençliğinde çekici güzelliği ile tanınmış, hilm sahibi, ikinci Muhammed Osman Siraceddin (K.S.)'in hayat basamaklarının ışığı" gibi ifadeler bulunmakta idi. Allah (CC) sırrını kutsasın, âmin...

Molla Hamid, merhum Molla Ali Beysarani'nin irşadda en kuvvetli oğlu idi. Beyseran köyünden olmaları dolayısı ile orada geçen bir olayı hatırladım. Bu köyde nereden geldiği, kim olduğu bilinmeyen garip bir adam belirmişti. Dini, şeriatı yalanlayıp kötülemeye, ortalıkta fesat yaymaya başlamış, kabirleri yıkıp içlerini araştırmaya, yatan ölüleri rahatsız etmeye kalkmıştı. Köyde küçük bir ev bina ederek, evin üstünü sarı renkte bir örtü ile kaplamış, adını da Kâbe koymuştu. Bu evi tavaf edenlere cehennem ateşinin dokunmayacağını iddia etmekteydi. Babam bu duruma çok üzülmüştü. Bu meseleye bir son vermek için babamla birlikte Rezova denilen kasabaya gittik. Babam orada Abbas Kali Sultan ile konuşarak, bu adamın bulunduğu yerden kovulmasını veya uzaklaştırılmasını ya da etkisiz hale getirilmesini istemişti.

Ertesi gün sabah erken bir vakitte misafir bulunduğumuz Abbas Kali'nin evine Arapça konuşan bir adam geldi, babamla konuştu ve gitti. Daha sonra Abbas Kali babama hitaben: "Ey Şeyh Hazretleri! Senin arzu ve buyruğunu yerine getirmek için bir cemaat hazırladık" dedi. Babam ona, bir adamın sabah erken gelip kendisine sabah namazını Kudüs'te kılıp geldiğini, geliş sebebinin bu ortalığı fesada veren adamdan intikam almak ve zararını insanların üzerinden kaldırmak olduğunu ve tek başına onun hakkından gelebileceğini söylediğini ve sonra da gittiğini söyledi. Sonradan duyduğumuza göre bu zat, o sapık adamı yakalayarak, ağır hakaret ve zilletle çekip götürmüş ve artık orada onun adından söz eden bir kimse kalmamıştı. İşte bu zatı Beysaranlı Molla Hamit zikre alıştırmıştı. Beysaran köyü Javru mıntıkasında olup İran Horaman'ına tâbi idi.

Molla Hamit tarikatın sülük ve feyzini aldıktan ve de manevi feyizlerini elde ettikten sonra, artık murakabe ve istiğraktan kendisini dahi tanımaz olmuştu. Böylece üzerinde bulunan madde gömleğinden sıyrılmış, hatta bunu yırtarak murakabe ve istiğrak âleminde kaybolmuştu. Bu zat daha sonra Hazret-i Şeyh Siraceddin'in müridi olmuş, böylece göreceğini görmeye, duyacağım duymaya başlamış; gaflet uykusundan uyanarak Siraceddin Hazretleri'nin dostluğuna ve lütfuna kavuşmak için süratle koşmuştur. Nitekim bir gazelinde şöyle der:

Kavuşmak ne güzel şeydir bekleyişten sonra,
Zira düşünce hep O olur, sevgiliye kavuşunca.

Özet olarak diyebiliriz ki, merhum Molla Hamid'in latifelerinin şerhi ve yazılarının özellikle Riyaz-ül Müştakin adlı kitabında anlatış güzelliği ve açıklığı, bu kitabı hazırlamaktaki gayret ve sevgisi birkaç satır ile anlatılamaz. Zira onun kitabını bu cihetten seven bir kimse için, bu zatın mahşer gününde Allah (CC)'m kabul edecekleri kimseler arasında ve tanınmış büyükler arasında haşr olmasını düşünüp temenni etmek lâzımdır.

Bu zat yukarda adı geçen kitabında Hazret-i Şeyh Siraceddin (K.S.)'in anlatmış olduğu sıfat ve yüksek meziyetlerinden bir kısmını da birkaç kez saygıdeğer pederimden duymuştum. Şöyle ki: Bir gün büyük dedem Hazret-i Siraceddin (K.S.) namaz esnasında secdeye varınca kendisine tahayyür hali gelmiş, tam bir hafta boyunca başını secdeden kaldırmamıştı. Bir haftanın sonunda mübarek başını secdeden kaldırınca: "Ulu kimseler ve emsalinde görülen bu aşikâre haller büyüklere ait bir sır olduğundan, insanlardan gizlenmesi zaruridir. Herhangi bir kimsenin bu sırrı keşfetmeye çalışması doğru değildir" buyurmuştu. Açıkça anlaşılan şu ki, bu gibi hallerin mevcudiyeti, alışılmış bir hal olmadığını ispat eder, nadir kimselerde görülür. İnsafla düşünülürse insan denilen varlık yalnız şekil ve cisimden ibaret olmayıp çok daha önemli bir cevheri bulundurmaktadır. Bu cevher gerçeğini men eden ve gizleyen; insanın doğru yolu görmemesi, lâkaytlığı, sünnet-i şerifi izlememesi, nefsinin ve keyfinin hevasına uymasıdır. O ulu kimsedir ki, bizleri ve bütün din kardeşlerimizi, Yüce Allah (C. C.)'ın inayeti ve onun lütuf ve keremi ile korkunç düşüşten ve kötü sonuçtan kurtarmıştır. O'nun âline ve eshabına salât ve selâmlar olsun. . . Âmin.


Başa Dön



Büyük dedem Şeyh Hazret-i Siraceddin (K.S.) bu fâni dünyadan göç edip Rabbi'nin rahmetine kavuşunca, büyük oğlu Hazret-i Şeyh Bahaeddin (K.S.) Tavil'deki makamına geçmişti. Bir zaman sonra kardeşi Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretleri de Biyara köyüne taşınmıştı. Orada bir hanegâh ve şöhreti her tarafa yayılan din ilmi gören talebeler için Biyara Medresesi'ni inşa etmişti. Dinî ilimleri izleyen talebelere, müderris olarak merhum Molla Abdulkadir'i tayin etmiş, talebelerin iyi bir suretle yetişmesi için bu zatı kızlarından biriyle evlendirerek kendisine damat edinmişti. Bu zat da bundan sonra kendini ilme ve talebe yetiştirmeye vermiş, bu yolda hizmet etmişti. Dinî ve şer'i ilimleri talebelerine öyle güzel öğretmiş ve cesaretlendirmişti ki, bu zamanda insan aklının kavrayamayacağı ölçüde âlimlerin ve münevverlerin akıllarında silinmeyen hatıralar olarak kalmıştı. Nitekim yetişen din bilginleri ve talebeleri yukarıda arz ettiğim bu saf ve temiz kaynaktan kurulmuş olan ilim yuvalarından doyuncaya kadar içmişler ve feyizlerini almışlardır. Bu zatlar babam Şeyh Alâeddin (K.S.) zamanında Biyara'daki ve diğer yerlerdeki medreselere sürekli devam etmişlerdir. Özellikle dedem Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'ın çok yakını ve sevdiği Molla Abdülazim, Seruv Abad Medresesinde müderris olarak bulunuyordu. Kendisine yazdığı birçok mektuplarda bağlılığını ve sevgisini anlatmak istemişti. Bu zat büyük edep sahibi, anlayışlı, ağır başlı bir bilgin olup ölünceye kadar makam ve şöhretini korumuştu. Yetiştirdiği talebe üzerinde özellikle maneviyyat yönünden büyük tesiri olmuştu. Bu zatın yine kendisi gibi itina ile yetişmiş âlim ve fâzıl Abdulmecid adında müderris bir oğlu vardı ki hanegâhta hizmeti yüksektir. Bir de Hazret-i Şeyh Siraceddin (K.S.)'in kâtibi olan merhum Molla Hamid'in oğlu Molla Şemseddin ve hanegâhta imamlık yapan kardeşi imam Molla Mecid vardı. Bu zat o kadar güzel Kur'an-ı Kerim okurdu ki "imamların evliyası" lakabıyla nam salmıştı.

Molla Şemseddin, âlim bir zat olup Hazret-i Şeyh Alâeddin (K.S.) ile seferde ve hazarda birlikte bulunurdu. Ayrıca bir Molla Arif vardı ki, Semirvan nehri kenarında bulunan Hececi köyünden olup, tarikata intisabı olan talebelere ders verir idi. özellikle Kur'an hatimleri, tehlil ve tekbir halkalarına başkanlık ederdi. Bu görevi çok iyi başardığından kendisine "Ser halka" lık unvanı verilmişti, Yine sayacağımız büyüklerden biri de Molla Abdülazim El Müctehidi idi. Bu zatın zahiri ilimlerdeki derin bilgisi meşhurdu, âlim ve fâzıl bir zat olup Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in ayrılmaz bir parçasıydı. Bir diğer şahsiyet, Hacı Molla Haram idi. Bu zat gösterişli, ince uzun boylu, güzel bir şahsiyyet olup edeb ve sağlam ahlâk karakterliliği ile tanınmıştı. Onunla rüyamda Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in huzurunda Hazret-i Yusuf suretinde müşerref olmuştum. Bu zatın Resul-ü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz için nazım şeklinde yazdığı pek güzel bir kasidesi vardı. Buradan bir beyti nakledeceğim:

Şefaat et, şu suçlunun hediyesini kabul eyle!
Ya urve-t-il vüska, onu kapma davet eyle.

Tanınmış büyük kimselerden biri de yukarıda adı geçen Molla Arif'in kardeşi Molla Abdülvahid'dir. Diğer bir ulu zat Büyük bilgin "İbn'ül Kadir" lâkabı ile tanınmış Molla Muhammed'dir. Molla Abdülkerim El Gürcî'nin iki oğlu vardır ki, İbn'ül Kadir'in gözetimi altında okumuş ve yetişmişlerdir. Bu kardeşlerden Molla Ahmed, Rus savaşındaki cihatta şehit olmuştu. Daha sonra gelen büyüklerden biri de Bahçaylı Molla Seyyid Abdülkerim'dir. Bu zattan sonra şöhret sahibi büyük bilgin, faziletli zat ve benim hocam Seyyid Hüseyin Tarbugi gelir. Merhum müderris Abdulkadir bu zattan keskin zekâlı ve güçlü bir hafızaya sahip olarak bahsetmektedir. Şayet bütün ilimler yeryüzünden silinmiş olsa Molla Seyyid Hüseyin Tarbugi bu ilimleri yeni baştan yazıp, canlandıracak kaabiliyete sahipti. Ben bu zattan tefsir ilmini okuyup öğrenmiştim. Onun yanında okuyup çalıştıkça bilgim artar, ders takrirlerini eksiksiz yazardım. Böylece tam bir tefsir kitabı edinmiştim. Derste bana takriben on beş on altı sayfalık dersi şerh eder, ders bittikten sonra bana şöyle hitab ederdi: "Ey çocuğum Osman! Şimdi iyi dinle, verdiğim dersi sana bir kez daha anlatacağım." O, dersi tekrar edince dikkatle dinlerdim. Verdiği dersi bir kelime dahi eksik olmadan ve bir şeyi unutmadan gönül arzusuyla tekrarladığını görürdüm. Verdiği tefsir derslerinden; Necm, Müzzemmil, Haşr, İnşirah, Tin gibi Sûrelerin tümü yanımda saklı bulunduğu halde, Biayra'dan Bağdat'a yolculuğum esnasında otuz beş beyit şiirle birlikte bunları kaybettim. Bu şiirler, özellikle Ayetullah El Merduhi'ye cevaptı. Ne yazık ki, elimde bunlardan yalnız Tin Sûresinin tefsiri kalmıştır ki, bu da Allah (CC)'ın izniyle tab edilmiştir.

Daha sonra zahid, nazik, faziletli bir zat olan merhum Molla Muhammed Bakır gelmektedir. Bu zat Dövrud ve Biyara medreselerinde tedrisatla uğraşmıştı. Bu zat, zamanının İmam Şafii'si ve asrının eşi bulunmaz şahsiyetlerinden biri idi. Çok kıymetli telif kitapları bulunmaktadır. Bunlardan biri El Dürer-i Celaliyye'dir ki, Allah (CC)'tan dileğimiz, bu nuru Müslümanlar'ın görmesi ve faydalanmasıdır. Bu zattan sonra faziletli bilgin, ilmi ile amel eden merhum Molla Taha Bahaeddin gelir. Bu üstün ilim hazinesine sahip olan zat, talebeleri yetiş-tirmiş, derslerini iyi öğrenmeleri için ne gerekli ise yapmış, rahatlarını temin etmiş ve bütün bu işleri yalnız Allah (CC) rızası için yapmıştı. Bizlerin duygu ve iftiharı, Hazret-i Şeyh Osman Siraceddin (K.S.)'in ehlibeytinden olmamızdan ileri gelir.

1308 Hicri senesinde, Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in vefatında 4 yaşında bulunuyordum. Hatırladığıma göre, evimizdeki büyük salonun karşısında bir havuz bulunuyordu. Çevresi toprak ve çamurla çevrilmişti. Dedemin vefatı acısıyla halktan bir kısmı cezbeye gelmiş, feryad etmekte, bazıları ağlamakta, bağıranlar ve ağlayanlardan birçoğu farkına varmadan kendisini çamura bulayıp, havuza atmaktaydılar. Orada toplanan âlim ve bilginler ser-i şerife aykırı olan bu aşırı hareketleri önlemeye çalışıyorlardı. Dedemin dostu Molla Abdülkadir ağlamakta, feryad etmekte bir yandan da: "Bırakın halk ağlasın, bağırsın, kendini toprağa ve çamura atsın. Çünkü din ehlinin, din ve dünya bahçesinin gülü ebedi hayata intikal etti, Me'va cennetine göçtü, bu gün için bir âlimin ölümü bir âlemin ölümü demektir. Böylece, Osmanoğulları'nın müceddidi, ebedi selamet diyarına göç etti. Kendisi Hak Teâlâ ve Sübhane'nin fütuhatının izi ve kaynağı idi. Tezkiye ile insan nefsini ıslah eden, karanlık kalpleri açan, Muhammedi nurları saçan, İlâhi marifeti bilen bu zat, son kez bizlerin, dar'ül kararda şefaati ile hata ve noksanlarımızı örten olsun. Bırakın eza ve kedere düşmüş olanları, bırakın toprağı eşeleyip başlarına dökenleri" diye bağırıp söyleniyordu.

Bilmemiz gereken bir husus vardır ki, o da, merhum Abdülkadir'in Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'i ne derece sevdiği ve bu yakınlığın hangi kaynaktan doğup, doyasıya içtiğidir. Bu yakınlık ve sevgi Molla Abdülkadir'in Biyara medresesine geldiği tarihte başlar. Şeyh Ziyaeddin (K.S.) onu bu medreseye getirmekle isabet etmiş, talebenin ondan çok faydalanacağım düşünmüştü. Zira bu zat zahiri ilimler uzmanı olup aynı zamanda tarikat usulünü de çok iyi kavramıştı. Bu medreseye gelenler, gidenler, tahsilde bulunanlar, ibadet edenler ondan İslâm dininin esaslarını öğrenip başarılı olmuşlardı. Şeyh Ziyaeddin (K.S.) zahiri ilmi yüksek olan bu zata talebelere ne öğreteceğini tavsiye ve tembihte bulununca Molla Abdülkadir Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'e: "Sizler benden daha anlayışlısınız. Kalbim size sevgi duyuyor, içimde mayalanan bir şeyin olduğunu hissediyorum. Sizden ve büyüklerin ruhaniyetinden yardım istiyorum. Lâkin tarikatın adabına göre hareket etmem ve kalbimin huzur duyması için; güneşin ışığı gibi, kerametlerden, maneviyyattan bir şeyler görmek İsterim. Zira manevi iman ile şuhudi imanın birlikte olması icab etmektedir. Ben bu iş için geniş bir vakitte himmetinizi bekliyorum" diye konuşmuştu.

Bir vakit sonra Şeyh Ziyaeddin (K.S.)/ Molla Abdülkadir ile Horaman'a gitmek üzere yola çıkmışlardı. İkindi vakti gelmişti. Yolun kenarında dokuz on kişinin üzerinde rahatlıkla cemaat namazı kılabilecekleri bir kayalık bulunuyordu. "İşler vaktinde gerçekleşir" anlamlı sözü gereği, Şeyh Ziyaeddin (K.S.), bu kayanın üzerinde namaz kılınmasını ve daha sonra yollarına devam etmelerini emretmişti.

Namazdan sonra Molla Abdülkadir'e: "Benden bir şey istemiştiniz. İşte bu isteğinizin vakti geldi, güçlü kitabın Haşr Sûresi'nin 21. Ayetinde Yüce Allah (CC) şöyle buyurmaktadır" diyerek okumaya başladı:

"Eğer biz Kur'an'ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen onun Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün"

Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.) yukarıdaki ayet-i kerimeyi okurken, üzerinde namaz kıldıkları bu muazzam yekpare kaya ikiye ayrılmış. Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in oturduğu kısım Molla Abdülkadir ve diğerlerinin oturduğu kısımdan ayrılmıştı. Molla bu olay karşısında şaşkın ve iradesiz: "Evet vakit gelmiştir, sana feda olsun. Verdiğim sözü yerine getireceğim, sana kalben inandım, bu olayı gözümle gördüm ve imanım gerçekleşti. Şimdi diz çöküp eteklerinizden öpeceğim. Gerçekten büyüksünüz, size biat ediyorum, sizi tanımaya hazırım" diyerek feryad etmişti.

Bu suretle Molla Abdülkadir, kendini Şeyh'ee teslim ederek, tarikat büyüklerinin sırasına katılmıştı. Bu suretle ilmin ateşi olmuş, dağda bir nur kesilmişti. Nam ve şöhreti, ilim ve fazileti artmıştı. Bu zat hakkında bundan fazla açıklamaya lüzum görmeden esas konumuza dönelim:

Önce de anlattığım gibi, bu fakir, Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in vefatında dört yaşında bulunuyordu. Ben de o facia günü, ağlayanlar gibi ağlıyordum. Ne için ağladığımı ve diğerleri gibi niye feryad ettiğimi bir türlü anlayamamıştım. Bu haldeyken beni alarak annemin yanına götürdüler. Orası da karmakarışık dehşet verici bir durumda idi. Annem, benim üzüntümü fark edince kalabalıktan uzaklaştırmıştı. Bu merasim son bulduktan sonra saygıdeğer pederimin Devrud'a göç ettiğini hatırlıyorum. Daha sonra amcam Şeyh Necmeddin (K.S.)'in vefatı ile babam tekrar Biyara'ya dönmüştü.

Dedem Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in haremi İsmet Hanım hayâ, iffet, takvanın hakkıyla mücessem bir örneği idi. Bir gün bana: "Dedenin vefatında sen dört yaşında bir çocuk idin. Vefat ile ilgili neleri hatırlıyorsun?" diye sormuş, ben de: "Benim saygıdeğer nenem, vefat faciasını iyi hatırlıyorum" diyerek o dehşet verici günü kendisine olduğu gibi anlatmıştım. Hatta dedemin vefatından önce geçmiş olan ve çok iyi hatırladığım bir başka olayı da kendisine anlatmıştım:

Allah (CC) rahmet etsin, kız kardeşim Fatma Hanım (ki kendisi zamanının Rabia-t-ül Adeviyyesi idi) bir gün beni sırtına almış, gezdiriyordu. Eve girmek için eşikten atlarken, ortalık zifiri karanlık olduğundan, ayağı kayarak yere düşmüş, benim de başım yere çarparak, yarılmıştı. Bir hayli kan kaybetmiştim. Bu sırada dedem Şeyh Ziyaeddin (K.S.) ile karşılaşmıştık, beni kucaklayarak, göğsüne bastırmıştı. Havuza götürüp başımdaki ve yüzümdeki kanı silip, yıkamıştı. Yaramı tedavi etmiş, yere düşen kız kardeşimle de şakalaşarak gönlünü almıştı. Büyükannem hayret ile anlattıklarımı doğrulamıştı.

Yine büyükanneme dedem ile ilgili bir başka hatıramı nakletmiştim:

Tekkenin tam karşısındaki büyük salonda, dedem Şeyh Ziyaeddin (K.S.), üzerinde siyah bir palto ile heybetli bir arslan gibi oturuyordu. Beni de onun yanına oturttular. Mecliste bulunanlara beni tanıtmak istemiş, yakınlarından birine odada asılı duran defi getirmesini emir buyurmuştu. Dedem, kendilerine verilen defe bir parmağı ile vurunca deften acayip sesler çıkmış, elindeki def titremeye başlamıştı. Deften çıkan nağmeler, ruh ve kalbi canlandıracak derecede güzeldi. Orada bulunanlar da bu tatlı nağmelerle coşmuşlardı. Nağmeler o kadar ahenkli idi ki, insanı mest ediyordu. Oturanlarla birlikte öyle coştuk ki, sanki içimizdeki zulmet aydınlanıyor, ruh ve hayalin kuşları yukarı âleme yükseliyor, gaflet pasını insanın içinden silip götürüyor, canlı kalpleri fena ve beka âlemine bağlıyor, çocuk ruhumu sevgi dolduruyor, ona ebedi bir hayat duygusu veriyor gibiydi. Bu olay karşısında ağlamak zorunda kalmıştım. Ağlayış sebebimi bilmiyor, mütemadiyen ağlıyordum. Rahmetli dedem korkup, ürktüğümü anlayarak elindeki defi yerine koydurdu ve avucumun içine bir lokma helva koymalarını emir buyurdu. Ben bu olayın izlerini bugüne dek hayalimin hâzinelerinde bulmakta, onun içimde bıraktığı nakışları sabit kalacak bir şekilde muhafaza etmekteyim.

Büyükannem İsmet Hanım'la konuşmaya devam ederek, başka bir olayı da anlatmaya başladım:

Bir gün dedem Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretleri sırtını büyük salondaki direğe yaslamış oturuyordu. Ben de hizmet için yanında bulunuyordum. Kendilerine bir şey yemeyi arzu edip etmediklerini sorduğumda, bana: "Ey küçük dedem, bana ağzını ver" dedi. O vakitler henüz çocukluk duygusu ve aklı taşımaktaydım. Ağzında yemekte olduğu helvayı ağzıma koyacağım sanmıştım. Ağzımı onun mübarek ağzına yaklaştırınca, onun ağız suyunun, benim ağzıma aktığım hissettim. Fakat bu suda ne yemek ne de helva tadı vardı. Lâkin bana verdiği nesne zikreden bir ağızdan ve yumuşak, aydınlık bir kalpten çıkmıştı. Bunu yutmakla öyle güzel bir lezzet duydum ki, hiçbir gıdanın lezzet ve tadına benzemiyordu. Beni dinleyen nenem: "Allah (CC)'a yemin ederim ki söylediklerin doğrudur, çünkü ben orada bulunuyordum. Hatırladığıma göre sen, dedenden aynı şeyi 3 kere istedin. Dördüncü kez isteyince deden sana: 'Ey benim küçük şeyhim, şimdi sen neyem istersin?' sorusuna cevap vermeyerek, susmuştun" diyerek, o günkü olayı tamamladı.

Bu ulu zat ile ilgili bazı kerametleri teberrüken anlatmaya çalıştım. Zira her harmanın kendine göre bir ölçeği vardır. Temiz kalb erbabınca, Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in söz ve fiilleri harika idi, ne kadar anlatsak azdır ve kitabımıza sığmaz; anlayana bu kadarının da yeterli olacağını, ümid ederim.


Başa Dön



Saygıdeğer babamın, dedem ile ilgili anlattıkları:

Şeyh Ziyaeddin (K.S.), bir gün Bağdad'a gitmeye karar verir. Kardeşim Necmeddin ve benim de kendisi ile birlikte, kafileye katılmamızı emreder. Atlara binerek yola çıktık, birkaç gün süren yolculuktan sonra, bir gece yarısı Bağdad'a vardık. Hazret-i Şeyh Bâz-üllah-il Eşheb Abdülkadir Geylâni'nin (K.S.) makamı civarına geldiğimizde, pek çok insanın dağınık bir şekilde uyuduğunu gördük. Şeyh babam bize uyuyanları rahatsız etmememizi sıkı sıkı tembih ettikten sonra yük ve eşyamızı indirmemizi, tekkenin bir köşesinde dinlenmemizi, Allah (CC)'ın izni ile sabahleyin na-kıb-ül eşraf ile Hazret-i Geylâni (K.S.)'nin mütevellisini bulup, kendisinden münasip bir yer isteyeceğimizi söyledi.

Sabah erken bir vakitte Şeyh babamın imamlığında namazımızı kılıp, Evrad-ı Şerife'yi tilâvetten sonra, kendilerinin bir yere gitmek üzere hazırlandığını sezdik. Onunla birlikte gitmemiz için, bana ve kardeşim Necmeddin'e işaret etmişti. O önde, biz arkada Hazret-i Geylâni (K.S.)'nin türbe-i şeriflerinin yakınında bulunan bir odaya geldik. Bu oda halvete girenlere, riyazat ve zikir ile meşgul olanlara ayrılırdı. Babam kapıya vurduğunda, kapı açılmadan önce içeriden: "Kurban olayım ey Ömer! Sen mi geldin?" diye bir ses duymuştuk. Bu sesten sonra bir şahsın kapıyı açtığını gördük. Birlikte odaya girdik. Babam daha evvel tanımadığı halde bu şahsa: "Ey Seyyid Halid! Gel, otur!" demişti.

Halid adlı bu zat, gelip babam Ziyaeddin (K.S.) Hazretlerinin karşısında oturdu. Her ikisi de gözlerini yumarak, murakabaya başladılar. Bu ruhî ve kalbî yakınlık bir buçuk saat kadar sürmüş, kardeşim ve ben ayakta kıpırdamadan kalmıştık. Bir ara babam, karşısında oturan Seyyid Halid'den kalem ve kâğıt getirmesini istedi. Seyyid istenilenleri getirince, babam derhal kendisine bir irşad icazeti yazıp, verdi. Daha sonra Seyyid Şeyh Halid bizlere: "Hazret-i Şeyh'in bize böyle kısa bir süre içinde irşad icazeti verdiğine hayret etmeyin. Zira ben lâmbayı hazırladım, camını yıkadım, fitilini yerleştirdim, içine gazım koydum. Böylece bir tek kibriti çakıp, lâmbayı yakmak kalmıştı. Allah (CC), Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'i en güzel bir şekilde mükâfatlandırsın" diye konuşmuştu.

Ben bu olay karşısında kalbimin huzur duyması ve meseleyi iyice anlamak için Şeyh Seyyid Halid'e: "Yakın zamanda dahi sizin babam Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'i tanımadığınızı tahmin ediyorum, ilk kez onu burada gördünüz. Kapıyı açmadan, kapıyı çalanın Hazret-i Şeyh olduğunu nasıl keşfettiniz?" diye sorduğumda, Seyyid Halid: "Ben uzun zamandan beri, Geylâni Medresesi'nde, bütün cehd ve gayretimle riyazata devam ediyor, böylece nefsimle cihad ederek, kazanmaya çalışıyordum. Bu kadar çalıştığım halde, nefsimin bir hedefe yardığına dair, kendimde bir iz ve ilerleme görmedim. Bununla birlikte hiçbir vakit ümitsizliğe de düşmedim. Yüce Allah (CC)'ın lütuf ve keremini bekliyor, Hazret-i Gavs-ül Azam (K.S.)'ın da ruhaniyetinden yardım istiyordum. Her iş zamanını bekler sözü aklıma geldi. Kendi kendime belki de vaktin henüz gelmemiş olduğunu, üzüntü ve ümitsizliğe düşmemem icab ettiğini düşünüyordum. Er kişilerin azmi, dağları yerinden söker duygusu ile hareket ederek, ibadetime devam ettim. Fakat bir müddet sonra içimde bir sıkıntı peydah olmuş ve beni bir hayli yormuştu. Bu hâl üzerimde iken Hazret-i Gavs-ül Azam (K.S,)'m mübarek merkadinin önüne gittim. O kadar üzülmüş ve kalbim o derece daralmıştı ki, şiddetle ağlamaya başladım. Bu esnada orada bana bir uyuklama geldi. Hazret-i Gavs'ın fütuhatla dolu rûhaniyetini gördüm. Teselli babında bana: 'Ey Seyyid, ağlama! Senin kazandığın ecir ve sevapların gayb hâzinelerinde manevi basamakları vardır. Hayat ve memat ehli ile zahiri ilişkiyi kesmen, Allah katında malûm ve sabittir. Manevi âlemin özellikle tasavvuf mertebelerini aşmak için ulu tarikatların kendine has şartları bulunmaktadır. Senin, halen hayatta olan bir mürşid-i kâmile ihtiyacın vardır. İşte bu mürşidin nezareti altında, irşad makamına erişebilirsin. Tarikata intisab eden bir mürid, mürşidinin nezaret ve terbiyesi altında seyr ve sülük ile uğraşmalıdır. Bundan sonra kendine lâyık bir yer, müridin çalışmasına ve Rabbanî kaabiliyetine bağlıdır. Zira mürşid müridine kudsi olan büyüklerin ruhaniyetleri ile ruhi ilişkileri ve münasebetleri gösterir. O vakit mürid manevi basamakları çıkmak ve bu yolu açmak için bu ruhaniyetlerden faydalanır. Şayet mürşid irşad makamına lâyık bir kimse ise, müridini destekler. Şimdi ben senin işini Hazret-i Ömer Ziyaeddin (K.S.)'e havale ettim' diyerek, haber verdi. Kalbim ezik olarak Şeyh Ömer (K.S.) adında bir kimseyi tanımadığımı söylediğimde: 'Az sabret, O'nun bende bir işi var, buraya gelecektir. Gelir gelmez seni O'na teslim ederim' buyurmuştu. Uzun bir zaman geçmeden, Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'e benzeyen bir şahıs geldi. Her ikisi arasında bir kelimesini dahi anlayamadığım bir dille sualli cevaplı bir konuşma geçti. Bir ara Hazret-i Gavs-ül Âzam (K.S.), o zata: 'Ey Ömer! Biz Seyyid Halid'i sana emanet ettik, onun dilek ve arzusunu yerine getir' buyurdu. Bana da: 'Ey Halid! Ömer benden bir parçadır, kıyamet gününe kadar benden ayrılıp, kopmaz.' Bu sözler Arapça olarak birkaç defa tekrarlandıktan sonra kendime geldim. Bu rüyanın ne mâna taşıdığım anla-dığımdan, yüksek sesle feryat edip ağlamaya başladım. Tekrar bir uyuklama arız oldu ve yine karşımda Gavs-ül Azam (K.S.)'ı gördüm, bana: 'Ey Seyyid Halid, üzülme! Ömer bu hafta içinde buraya gelecek; sen değil, O seni arayacaktır' dedi. Uyandım, bu rüyanın gerçek olduğuna kanaat getirmiştim. Böylece ateş üzerinde otururcasına saatleri, günleri iple çekmeye başladım. Tanımadığım Şeyh Ömer (K.S.)'i bekleyip durdum. Bu sıralarda şu gördüğünüz odada yalnız başıma, inziva ve riyaza çekilmiştim, kimse kapımı çalmıyordu. Bu sabah erken bir vakitte, adet hilâfına kapım çalınınca, Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in gelmiş olduğunu anladım" cevabını verdi.

Pederim Hazret-i Şeyh Alâeddin (K.S.)'den dinlemiş olduğum bir başka olay da şudur:

Abdülkadir Geylâni Hazretleri (K.S.)'ni ziyaret maksadı ile Bağdat'a gitmiştim. Mevsim yaz olduğundan hava pek sıcaktı. Yanımızdaki suyu tüketmiş olduğumuzdan, içilecek suyumuz kalmamıştı. Kafilemiz, on kişiden ibaretti. Uzaktan bir kafilenin geçtiğini görünce, yanlarına gidip su alayım diye düşünerek, arkadaşıma haber verdim ve gittim. Kervana yaklaşınca, bunların İranlı hacılar olduğunu ve Hazret-i Ali (K.V.)'yi ziyaretten dönmekte olduklarını anlayarak, selâm verdim. İçlerinden herhalde âlim olan bir zat selâmıma karşılık vererek: "Allah (CC)'a hamdolsun. Sen bizden misin, Müslümanlar'dan mısın? Bir isteğin var mı?" diye karşılık verdi. Dedim ki: "Size selam vermek ve tanışmak için geldim." Sonra kendilerinden su istedim. Bana bir testi içinde su verdiler. Testinin ağzını ağzıma yaklaştırınca kenarında saç tutamları gördüm. Bunları kaldırdıktan sonra testiyi ağzıma yaklaştırarak, içermiş gibi yaptım, fakat o testiden bir damla su içmedim. Sonra onlardan birine alçak bir sesle, yavaşça buralara geliş sebebini sordum. Bana Makam-ı Ali'yi ziyaret maksadı ile geldiğini söyleyince, kendisine bir çocuk istemek için geldiğini söyledim. Adam, benim itirazım karşısında hayretle: "Allah (CC)'a yemin ederim ki doğruyu söyledin. İşte ailem de şu devenin mahfesinde oturmaktadır" dedi. Kendisine: "Şu içinizden üç düşmanı şikâyet etmek için geldim. Bu üç kişinin büyüğü üç gün önce vefat etmiştir" dedim. Adam "Bu haberin doğruluğunu nasıl anlayayım?" deyince, ona: "Sana bunu şöyle ispat ederim: Sen, ziyarete çıkmadan önce ishal hastalığına tutulmuştun. Hasta olarak Hazret-i Ali (K.V.)'nin makamına girdin, ağladın, sızladın, sonra da uyudun. Uyandığında hastalığının geçmiş olduğunu gördün. Artık sende hastalıktan bir eser kalmamıştı. Aynı gece karınla cimada bulundun, şimdi karın hamiledir" dedim. Sözlerimin doğruluğundan etkilenen adam: "Allah (CC)'a and içerim ki sözlerin doğrudur. Öyle ise sen şu On iki İmam'dan birisin galiba" dedi. Söyledim ki: "Estağfirullah. Ben onların hadimi ve hizmetkârıyım. Bende olan bu faziletler Allah (CC)'a, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'e olan sevgim, Aline, Eshabına ve Ezvacına olan muhabbetimdendir" dedim.

Bu konuşma üzerine kendisine Ashab-ı Kiram'a dokunaklı ve kötü söz söylememesini, özellikle Hazret-i Eba Bekir (R.A.) ile Hazret-i Ömer (R.A.)'e küfür etmemesini tembih ederek, bu konuda kendisinden kesin söz aldım. Hatta bana, onlar hakkında kötü konuşanlarla savaşacağına söz verdi. Oradan arkadaşlarımın yanına dönmek üzere ayrıldım. Esen rüzgârın şiddetinden kumdan bir tepe oluşmuştu. Bu tepenin gölgeli yamacı altında, kırmızı renkte, içi su dolu bir testinin bulunduğunu görerek o tarafa doğru seğirttim. Buz gibi suyun bir miktarını içtikten sonra, susuzluklarını gidermeleri için testiyi arkadaşlarıma verdim.

Pederim Şeyh Alâeddin (K.S.) Hazretlerinin bahsettiği diğer bir olay da şöyle idi:

Hazret-i Şeyh Abdülkadir (K.S.)'i ziyaret için ikinci kez Bağdat'a gitmiştik. Yatsı namazından sonra Hazret-i Gavs-ül Azam (K.S.)'in merkadine girdik. Babam Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.) sabah namazına kadar oturup, yerinden kımıldamadan murakabeye dalmıştı. Daha sonra cemaatle sabah namazını kıldıktan ve evrad-ı şerifeyi tilâvetten sonra bizlere dönerek: "Bu gece murakabe halinde Hazret-i Gavs (K.S)'in ruhaniyeti teşrif etti. Biz ondan çocuklarımız ve torunlarımız için yardım temennisinde bulunduk. O esnada Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin feyizli ruhaniyetinin, visal dairesinin merkez noktası bizleri şereflendirerek göründü. Yanında küçük yaşta, ince yapılı, zayıf bir erkek çocuk bulunuyordu. O'na ne arz edildi ise edildi." O sırada babam Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.) bana: "Ölüm derecesine gelen bu hasta çocuğun terbiye, bakım, tedavisi ve canlı bir hale getirilmesi sana havale edilmiştir" buyurduğunda. Ben ona: "Canım sana feda olsun, bu duruma gelen çocuk kimdir" diye sordum. O: "Bu iş, bu mıntıkalarda şeriatın ruh ilmidir. Zira çocuk ölmek üzeredir. Kelimenin tam manasıyla hizmetine sokayım mı? Bütün gayret ve cehdini ona verip hayatını yeniler misin?" deyince, ben: "Evet, bütün itaatimle" diyerek cevap verdim.

Biyara'ya döndükten sonra, daha önceleri Senendec dolaylarındaki Küçük Çermu Köyünde oturan ve kendisinden daha önce söz edilen faziletli müderris ve bilgin Molla Abdülkadir'e bir mektup yazarak, sür'atle Biyara'ya gelmesini istedim. Bu zat da istihare namazını kıldıktan sonra daveti kabul ederek, göç için hazırlığını yapıp, evinin eşyasını toplayarak, Biyara'ya geldi. Yaşadığı müddet zarfında altından kıymetli olan vaktini, şeriat, tefsir, fıkıh, hadis ve Arapça konusunda talebe yetiştirerek kullandı. Bu talebeler, ondan son derece faydalanarak, icazetlerini almışlardı. Bu zatın gördüğü büyük hizmet, onun saf ve temiz niyetinden ve maksadının doğruluğundan olmuştu. Hatta bugüne kadar, onun izleri umumun üzerinde görülmektedir. Bu münasebetle ben bütün bu anlattıklarımı kokusunu aldığım bir ıtır damlası ve çakan bir şimşek gibi, bir rü'ya-yı sâdıka olarak hatırlıyorum.


Başa Dön



Bir vakitler Biyara'dan ayrılarak Bağdat'a gitmiştim. Maksadım, oradaki ilim evlerini, evliya makamlarını ve bilhassa kibar sahabiden Hazret-i Selman-ı Farisi (R.A.)'nin merkadini ziyaret etmekti. Bu zat hakkında Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'in: "Selman ehl-i beyttendir" hadis-i şerifleri bulunmaktadır. Keza yine orada bulunan sahabilerden Hazret-i Cabir bin Abdullah (R.A.) ve Hazret-i Huzeyfe bin Yemani (R.A.)'ı ziyaret etmem gerekiyordu. Bu sahabiler din uğrunda cihadda bulunmuşlar, çalışmışlar, doğru yolun ve takvanın önderi olmuşlardır. Onların sayesinde İslâm akidesi sıhhat kazanmıştır.

İşte bu ziyaretim sırasında Bağdat'ta şiddetli bir hastalığa tutulmuştum. Arkadaşlarım korkuya kapılıp, benim için gözyaşı dökmüşlerdi. Hastalığım yüzünden bu ziyaretleri tamamlamak fırsatı bulamamıştım. Hazret-i Abdülkadir Geylânî (K.S.)'nin hanegâhının bir odasında yatıyordum. Bir ara uyku halinde iken, kendimi bir yerde oturur halde gördüm. Hazret-i Gavs (K.S.)'ın elinde badem ağacından bir asa ile geldiğini görünce, karşılamak üzere kalktım. Asanın tutulacak yeri bir topuz şeklinde idi. Bu asayı elime vererek: "Bunu senin için hazırladım" buyurdu. Elim asaya dokunduğunda, asadan bana doğru hafif serin bir esintinin geldiğini far kettim. Bu serin esintinin bütün vücudumu sarması ile ürpererek uyandım. Kendimde dirilik ve canlılık hissettim. Hastalığımdan bir eser kalmamıştı. Tam bir sağlığa kavuşmuştum. Böylece eksik kalan ziyaretlerimi de benim için sevinen arkadaşlarımla birlikte tamamlayarak, memleketimize dönmüştük.

Gavs-ül Azam (K.S.) Hazretleri'nin merkadını bir başka ziyaretimde yine gece rüyamda Merkad-i Geylâni'yi gördüm. Merhum Hacı Mirza et Talisi ile birlikte Merkad-ı Şerif'e girdik. Şeyh Hacı Mirza, Hazret-i Gavs (K.S.)'a: "Şeyh Osman, şahsına ait özel bir mesele için sana gelmiş bulunmaktadır" deyince bir ses: "Biliyorum, biliyorum, biliyorum" diye üç kez tekrarladı. Bunun üzerine ondan istediğimi istemiştim. Mübarek ayağını omuzuma koyarak: "İşte bu hem dinin ve hem de dünyan içindir" buyurmuştu, sevinçle kendime geldim.

Geylâni tekkesinde bulunurken zikir, hatm-i şerif, tilâvet, tehlil ve tekbirle vaktimizi geçirerek uğraşırdık. Her gece Allah (CC)'ı zikrederek hatim halkaları oluşturuyorduk. Meclisimizde mahallin nâkıbî eşrafından İbrahim Efendi ve Geylânî hanegâhının mütevellisi bulunmakta ve yapılan dini merasimi dikkatle izlemekteydiler. Nakşi tarikatı usulünce önce hatm-i şerifi Kur'an tilâveti ile açıyordum. İbrahim Efendi ile vakfın mütevellisi üzgün bir şekilde: "Senin Kur'an tilâvetin nefsimi derinden etkiledi, bu tilâveti her vakit duymak isterim, teberrüken bizden Kadirî tarikatını almanı isterim. Şayet Seyyid Serefiddin'den bu tarikatı alacak olursan, ben de senden ulu Nakşibendî tarikatını almış olurum" dedi. Böylece her ikimiz birbirimize karşılıklı tekliflerde bulunmuştuk ve bu zatın da istediği olmuştu. Hatm-i şerif ve zikir halkalarında bize büyük âlim ve şeyhlerden Şeyh Kasım El Kaysi, merhum Fûad Alûsi, merhum Şeyh Abdülkadir El Hatip ve Seyyid Şefik bulunurdu.


Başa Dön



Nakşibendî Tarikatı'nın âdeti üzere, bu yolun büyükleri, yaz mevsiminde hava tebdiline giderlerdi. Bu yüzden dedem Şeyh Ziyaeddin Hazretleri (K.S.) de yaz mevsimini Horaman kesimindeki Deregi köyüne yakın Haveş Behderan mevkiinde geçirirdi. Bu mevki havası, suyu, yeşilliği ile özellikle suyunun temizliği ve safiyeti ile ün yapmıştı. Buraya gelen büyük insanların bereketinden, bu bölgenin hava ve su güzelliklerini kazandığı tahmin edilirdi. Burası her bakımdan kişinin ruhunu güçlendirir, uzun ömürlü olmasını temin ederdi. Ve buraya gelen her idrak ehli kimse bunun farkına varır, inkâr etmezdi.

Nakşibendî'nin büyüklerinden örnek olarak Hazret-i Mevlâna Halid, Hazret-i Siraceddin, Hazret-i Bahaeddin, Hazret-i Ziyaeddin, Hazret-i Necmeddin, Hazret-i Alâeddin, Hazret-i Hüsameddin gibi -Allah, sırlarının kutsiyetini arttırsın- buraya geldiklerinde müridleriyle birlikte yazın sıcak günlerinde ve bu güzel sakin yerde zikir, fikir ve seyr-i sülük ile vakitlerini geçirirlerdi. Yüce Allah (CC) burada, yüksek dağlarla kayalar arasında su kaynakları hazırlamıştır. Orada devlet ricalinden, ulema, kent eşrafı, ümera gibi nüfuzlu kimselere ve hatta fakir ve miskinlere kadar her türlü insan bulunurdu. Bütün bunlar buraya gelen meşayihi ziya-ret ederek onların bereket dualarından faydalanırlardı.

Bir yaz günü Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.), devlet büyüklerinden Divan Beyi'ni bu güzel yere davet etmişti. Bu davetten maksadı, burada halkın ve tarikata mensup mürid ve sair kişilerin üzerine yüklenen ağır haraç ve vergilerin hafifletilmesini, fakir ve miskinlerin ihtiyaçlarının giderilmesini ve gereken yardımın yapılmasını sağlamaktı. Divan Beyi, devlet erkânının büyüklerindendi ve devlet dairelerinde oldukça sözü geçen bir şahsiyetti. Aynı zamanda Şeyh Ziyaeddin Hazretleri'nin hem müridi, hem de bacanağı idi. Dedem Şeyh Ziyaeddin bu zatı buraya davet edince, elinden gelen hazırlığı yapmış ve onu büyük bir saygı ve sevgiyle karşılayarak misafir etmişti. Bunun sonucu olarak Divan Beyi, herhangi bir ihtiyaç ve zaruret lüzumunda hizmet etmesi için Hazret-i Şeyh'in (K.S.) yanına güvendiği, terbiyeli ve söz dinleyen bir doktor olan İshak El Kelimi'yi bırakmıştı. Ona lüzumlu talimatı vermiş, Hazret-i Şeyh (K.S.) bu mevkiye geldiğinde kendilerine hizmet etmesini, isteklerini yerine getirmesini ve kendi gerektiğinde çağırılmasını tembih etmişti. Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.), bu zatın bu şekildeki tayininde bir mahzur olmadığını Divan Beyi'ne bildirmişti. Doktor İshak'ın ataları Kelimiyye taifesinden olup, eski zamanlardan beri Senendec ve Tahran'da ikamet etmekteydiler. Bunların akrabalarından Hekim Lokman ve Hekim Aristo gibi doktorlar yetişmiştir. Bu aileden pek çok mütehassıs doktor yetişmiştir. Bunlardan biri Hekimzâde "tabipler edîbi" olarak şöhret yapmıştı. Ve yine bir Hekim İbrahim vardı ki bu zata unvanı verilmişti. Ve yine Doktor Mirza Danyal vardı ki "tabipler yardımcısı" unvanını almıştı. Bütün bu zatlar halka hizmette bulunmuşlar, pek çok İnsan bunlardan faydalanmıştı.

Bir gün Şeyh Cemaleddin ile Abdülmelik'in anneleri hastalanınca doktorların emini olan Hekim İbrahim'e haber göndererek gelmesini istemiştim. Doktor geldiğinde beyaz, düzgün bir çehre ve güzel yüzlü bir simayla karşılaştım. Hastayı tedavi ettiği süre bizde kalmıştı. Davranışına dikkat ettim. Bu zat beş vakit kılman namazlardan sonra evrad-ı şerifi okuyup, tesbih çekerdi. O'nun bu davranışı çok hoşuma gitmişti. Bu zat, Kelimi kuşağından olup da nasıl her namazdan sonra evrad-ı şerifi okuyup da teşbih çeker diye merak ettim. Kendisine: "Sen Kelimilerdensin. Sizlerin âdetinizde özel bir zikir var mıdır?" diye sordum. Şöyle cevap verdi: "Tebih çekip zikirde bulunmam, evrad-ı şerifeyi tilâvet etmemin mezhep ve dinimle bir alâkası yoktur. Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.) bana, namazlardan sonra bu göreve devam etmemi emretti, bu sebeple görevime devam ediyorum. Ey Efendim! Hayret etmeyin, başka bir şey de düşünmeyin. Bizlerin Şeyh Siraceddin (K.S.) ailesine öylesine sonsuz sadakat ve sevgimiz vardır ki, başkalarınınkine benzemez. Bizim bu aileden gördüğümüz iyilikleri kimse görmemiştir."

Hekim İshak ise devletin ordusunda bir tabiptir. O mıntıkanın kumandanı Divan Beyi onu Hoşve Bedrani'ye Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretleri'ne yardım etmesi için göndermiştir. O da aldığı vazifeyi benimsemiş hizmette kusur etmemiş, sözünü tutmuş, insani vecibesini yerine getirmiştir. Günün birinde Şeyh Ziyaeddin Hazretleri (K.S.) ona: "Ey Doktor İshak! Sende bir noksanlık dışında başka bir noksanlık yoktur" demiş; Doktor İshak, tereddüt etmeden Hazret-i Şeyh (K.S.)'e: "Kendimi sana feda etmeye hazırım, bu noksanlığımı bana bildir, bu yönümü bileyim ki kalbim huzura kavuşsun, inşaallah bu noksan yönüm kalbimin huzur duyacağı bir şey olsun" der, Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.): "Şimdi git İslâmî usûl ile güzel bir abdest al ve yanıma gel de sana kusurunun ne olduğunu söyleyeyim" der. Doktor derhal çıkar, verilen emri yapar, yarım saat sonra gelir. Hazret-i Şeyh (K.S.) ona: "Önümde otur, gözlerini kapa" der. Yarım saat sonra gözlerini açınca feryad ile ağlamaya başlar. Korku ve dehşet içinde kalmış gibidir. Oradan kaçmak ister, fakat Hazret-i Şeyh (K.S.) onu tutar, korkusunu gidermeye çalışır. Bir kez daha bu Doktor İshak'a öyle bir hâl gelir ki, şuur ve idrakini kaybederek yakında bulunan bir dağa tırmanır, güneş batıncaya kadara orada kalır, vadilerde, çalılıklarda dolaşır, tepelere çıkar, tekrar iner, gününü böyle geçirir. Yatsı namazından sonra dua ederek, büyüklerin ruhaniyetinden yardım ister ve ancak sakinleşmiş olarak müridlerin yanına döner. Kendisine: "Ey Doktor İshak! Sana ne oldu, bu ne haldir?" diye sorduklarında, Doktor İshak: "Evet ne halde olduğumu ben de bilmiyorum. Allah (CC)'a and içerim ki, Hazret-i Şeyh (K.S.)'in yanına gelip huzurunda gözümü yumduktan sonra kalbimden ve gözümden bir perdenin kalktığını gördüm. Karşımda geniş, uçsuz bucaksız bir sahra göründü, yakınımda bir hayal belirdi. Ben onu görüyor ve elimle dokunuyordum. Fakat insana benzeyen bu hayalin kim olduğunu net olarak seçememiş-tim. Kim olduğunu anlamak için dikkatle onu süzerken bana şöyle seslendi: 'Bu sahra mahşer yeridir, bunu biliyor musun?' Az sonra orada sayılamayacak kadar çok insanın toplandığını ve bu kalabalığın giderek büyüdüğünü, korkunç dumandan direklerin yükseldiğini gördüm. Bu duman direkleri gökyüzünde eğri büğrü yükselmekte, bunlardan çürük kokusuna benzer kötü kokular yayılmakta, mahşer yerinde bulunan melekler dahi bu kötü koku saçan duman direk-lerinden tiksinerek kaçışmaktaydı. Ben de telâş ve heyecana kapılarak, yüksek sesle feryad ederek oradan kaçmak, kendimi kurtarmak istedim. Fakat orada bulunan hayalin Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.) olduğunu o anda anladım, beni elimden tutarak kaçmama mani olmuştu. Bana: 'Ey İshak şu gördüğün insanlar hidayet yolundan yoksun kalanlar ve İslâm dininden çıkan kimselerdir. Hakk Teâlâ (CC), onlara gereken haberleri göndermişti. Fakat şeytanın ve nefsi emmarenin hilesine kapılıp aldandılar. Allah (CC) da onları yanına kabul etmedi' dedi. Bu sözlerin gerçek olduğunu anladım. Çünkü o mahşer yerindeki kalabalığın içinde tanıdığım ve seçebildiğim bazı simalar vardı ki, bir kısmı ölmüş, bir kısmı da hayatta idi. Bu kimseler İlâhi tebliğler geldiği halde iman etmeyen ve İslâm olmayı reddeden kimselerdi. Diğer tarafta başka bir kalabalık gördüm. Orada Rabbanî nurdan yükselen direkler vardı ve bu direklerden ıtır kokusuna benzeyen güzel kokular ortalığa yayılmıştı. Bu kalabalıkta güzel bir düzen ve tertip vardı. Bu toplumun üzerinde melekler kelebekler gibi uçuşuyordu. Hazret-i Şeyh (K.S.) bu defa: 'Bunların gerçek Müslümanlar olduğunu anladın mı?' deyince, gerçeği söylediğine inandım. Çünkü bu kalabalıkta da iman ettiğine ve İslâm olduğuna bizzat şahit olduğum, ölmüş veya henüz hayatta olan şahsen tanıdığım simalar vardı. İşte ben bu ruh haleti içinde kendimi kaybetmiş vaziyette, yayılan güzel kokuları kokluyor, ortalığı aydınlatan bu nuru seyrediyordum. Bir zaman sonra mahşer yerine kalabalık bir topluluk daha geldi. Bunlarda ne tertip ve ne de düzen vardı, karmakarışık bir haldeydiler, birbirleriyle çekişip kavga etmekteydiler. Bunların bazılarının üzerinde dumandan, bazılarının üzerinde de nurdan direklerin olduğunu görüyordum. Bu toplumun üzerinde uçuşan meleklerin bu kalabalıktan nefret eden halleri olmadığı gibi aşırı bir sevinç ve rahatlık izleri de yoktu. Melekler onlardan uzaklaşıp kaçmıyorlardı ama bu insanlara pek itina ve dikkat de etmiyorlardı. Bu cemaatin bir kısmının Müslüman asi ve suçlu kimseler olduklarını; bir kısmının da iyi amel sahibi fakat az çok kusur ve hataları bulunanlar olduğunu anlamıştım. Bunları seyrederken bir ara kalbimin daraldığını, içimde bir acının peydah olduğunu hissettim. Bu durumda bâtinî kalp gözü ile dikkatlice bakınca insanın iğreneceği zifte benzer siyaha boyanmış bir örtüye sarılı bir karpuz gördüm. Bu esnada Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'in elinin on parmağı ile karpuzu saran pisliğe benzer bu siyah örtüyü çekiştirip, yırtmaya çalıştığını gördüm. Gördüklerimden ve bu bâtinî işten buruk bir elem duydum, öyle bir hale geldim ki bana arız olan acının şiddetine dayanamaz oldum. Artık yuların bağı elimden çıkmıştı. Onun kerametli elinin etkisine takat getiremediğimden dağlara doğru koştum, çölde kaybolmuş bir kimse gibi dağlarda, tepelerde, vadilerde, dikenliklerde dolaşmaya başladım. Karanlık basınca sükûnet bularak Hoşve Bedrani'deki yerime döndüm. Etrafımda toplananlar bana neler gördüğümü sorduklarında, ben: 'Allah şahidim olsun ki hak ile batıldan başka bir şey görmedim. Anladım ki İslâm dini hak dindir. Belli bir vakti ve hidayeti beklediğime kanaat getirdim. Zira Yüce Allah (CC), dilediğini yapar ve hükmünü icra eder' dedim."

Gerçek şudur ki, tabipler emini diye anılan Doktor İbrahim ve Doktor İshak, her ikisi de ölümlerinden üç gün önce iman etmiş, Müslüman olarak ahirete göçmüşlerdir. Bu zatların çocukları olan Doktor Lokman ve Doktor Aristo, konuyu yakinen bildiklerinden dolayı, ailemize hürmet ve saygıda kusur göstermemişlerdir. Bu anlattıklarımızla ilgili olarak kalben tereddüt gösteren olursa, Senendec ve Tahran'da bulunan bu zatların çocuklarından ve torunlarından, halâ unutulmayıp, hafızalarda kalan bu olayı sorabilirler.


Başa Dön



Muhterem validem Nuri Can Hanım, cennetmekân Şeyh Hacı Mehmed Sadık el Veziri Efendinin kızı olup, Servri Abad köyünün sahibidir. Vasiyyeti gereği, Senendec yakınında Tel Na denilen yerde toprağa verilmiştir. Bulunduğu bu yer bugün Hacı Mehmed Sadık Tepesi adı ile anılmaktadır. Mehmed Sadık Efendi, vefatından önce, gömüleceği yeri göstermiş, yanında hazır bulunanların şehirden uzak olması sebebiyle itiraz etmelerine karşılık, buranın yakın zamanda şehrin merkezi olacağını söylemiştir. Nitekim söylediği gerçekleşmiş, gömüldüğü yer, bugün şehrin merkezi olmuştur.

Bu zat, Senendeç'te hükümet naibliği gibi yüksek rütbeli bir görevde bulunuyordu. Nevsud, Tavil ve Horaman'a gelerek, Şeyh Osman Siraceddin (K.S.)'le tanışmıştı. Bu ziyaretten sonra vatanına döndüğünde, duygu ve idraki bulunduğu vazifeden ayrılmasını ve Tavila'da oturmasını ilham eder. Gerçekten düşündüğünü yapar, işinden ve makamından istifa ederek, Tavila'ya gelir, yerleşir. Üzerinde giydiği kıymetli elbisesi ile mescidin tamir işlerini yapar, hanegâhın çamurla sıvanması işini bizzat yapar, gereğinde paltosunun eteği ile yerleri süpürür, çöpleri dışarı taşırdı. Yaptığı tüm iş ve hizmet herkes tarafından takdir edilir, ihlâsındaki fark anlaşılırdı. Tarikat yolunda ciddiyet ile çalışarak, irşad makamı icâzetini kazanmıştı. Bu zat, çok zengin bir emlâk ve gelir sahibi idi. Servi Abad, Encemne, Hezarhan, Eşmider ve Mazıben köyleri kendisinin mülkü idi. Bu zatın Hazret-i Şeyh Bahaeddin (K.S.) ve Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'e karşı üstün itaat ve sevgisi vardı. Eli açık, hayırsever bir zat olup, Müslümanlar'a hem canı ile ve hem de malı ile hizmet ederdi. Fakir ve yoksulların üzerindeki eza ve cefayı kaldırmak; devlet memurlarının halka yaptığı zulmü def etmek için, malını ve vaktini harcar, emlâkinin gelirini bu yolda sarf ederdi. Bütün bu işleri görürken, yüzü daima gülerdi. Çok güzel ve mükemmel bir konuşması vardı. Yaşamının sonuna kadar bu türlü huy ve davranışlarını bırakmamıştı, irşad icazeti kazanmış olduğu halde, yüksek terbiye ve ahlâki ve tevazu duygusu, onu bu makama oturmaktan men etmişti. Böylece ömrünü velilerin ruhaniyetlerinden yardım istemek suretiyle geçirmiş, Allah (CC)'ın rahmetine kavuşmuştur.

Allah'ın rahmeti üzerine olsun, hoş tabiatlı, sevimli, akıllı, kemal ve cemal sıfatları ile bezenen, iyi ata binen, güzel yazı yazan, sağlam bünyeli, şair ve edip bir kimse idi. Süleymaniye kesiminde ve Baban aşiretinden olan meşhur dîvan sahibi Mustafa Bey'in amcam Hazret-i Şeyh Necmeddin (K.S.) ile akraba olup, kendisine amcam tarafından derviş lâkabı verilmişti. Bu zat Senendec'e geldiğinde, şairler ve edipler kendisini karşılamaya çıkar, sevgi ve ilgilerini gösterirlerdi. O sırada Hacı Mehmed Sadık Efendi de bir kaside hazırlayarak, kasidesini bu zatın önünde okumuştu. Bu kasidenin birinci bölümünü babamdan duyduğum için olacak, iyi hatırlıyorum:

Kısa boylu abası, altın işlemeli,
Narçiçeği renkte aba sahibi.
Takkesi meyilli, yüzü perdeli,
Yüzü tatar çizgili, tatlı binici.

Yukarıda adı geçen kimseler, Bölge Valisi ile yaşıt idi. Valinin yanındaki şairler, divan sahibi Mustafa Bey'in, büyük ve gerçek İlâhi aşk ve sevgi sahibi olduğunu, böyle büyük bir şair görmediklerini söylediklerinde; Vali, bu zatın bu kadar övülmeye lâyık olmadığını beyan etmiş, orada bulunan şairler de Mustafa Bey'i ne pahasına olursa olsun Vali'nin huzuruna getirmeye karar vermişlerdi. Vali ise kendisini imtihan etmek şartı ile huzuruna kabul edeceğini bildirir.

O sıralarda Vali, devlete bir köşk yaptırmıştı ve köşkün iki büyük salonu vardı. Vali, genç erkek ve kızlardan bir topluluk hazırlayarak, hepsini tek tip kıyafet ile donatmış, dolayısı ile erkek ve kızlar cinsiyet olarak fark edilemez hale getirilmişti. Salonun bir tarafına erkekler, diğer tarafına kızlar dizilmiş ve bu durum gizli tutulup, şair Mustafa Bey (Derviş Mustafa) çağırılmış. Vali, aynı zamanda merhum Muhammed Sadık Efendiyi de toplantıya davet etmişti. Vali, Şair Mustafa Bey'e bu iki sıra arasında gidip gelerek, onlara bakmasını ve bir beyitlik şiir söylemesini istemişti. Mustafa Bey, bu iki sırada duranlardan; kızların bulunduğu tarafa dönerek:

"Senendec'in güzel yüzlü kızları,
Işık saçan güneşten yüksektedir"
demiş;

Daha sonra erkeklerin bulunduğu tarafa dönerek:

"Naz ve nezaketi cem etseler de, bu gençler,
Şah Muhammed Sadık'ın bendeleridir."
demiş.

Vali, fark edilmesi mümkün olmayan bu durumu, dervişliği ile bilmiş olan Şair Mustafa Bey'i, diğer şairlerin övmelerine hak vermiş, bu zata karşı, derin sevgi ve saygıda bulunmuştur.

Şeyh Muhammed Sadık'ın üç kız evlâdından Nuri Can Hanım, annem oluyordu. Kendisi takva sahibi, saliha bir hanım idi. Hayrı çok sever, tarikat yolunda olanlara yardım ve hizmet ederdi. Her hafta Cuma geceleri, özenerek yemek hazırlar, dergâhta bulunan misafirlere ve müridlere ziyafet verirdi. Onların elbiselerinin yıkanmasına ve temizlenmesine nezaret ederdi. Allah (CC)'ın rahmeti üzerine olsun, beni çok sever ve okşardı. Geceleri yorganımı düzeltir, rahat uyumamı temin ederdi. Bazen otururken uyuklar, bu vaziyette tesbih çekmeye devam eder, parmakları durmadan tesbih üzerinde dolaşır, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimize de daimi salât ve selâm getirirdi.

Muhammed Sadık Efendi'nin ikinci kızı Aliye Hanım, üçüncü kızı da Asiye Hanım olup, Divan Beyi'nin haremi idi. Bu üç hanım eşlerine ve tarikata ihlâsla bağlıydılar. Divan Beyi, Siraceddin ailesine karşı özel bir sevgi ve saygı duyuyordu. Ayrıca da hükümette önemli bir makamı bulunuyordu.

Devlet, Divan Beyi'nin bir gün Horaman'a gitmesini ve aşiretlerle hükümet arasında çıkan ihtilâfın düzeltilmesi işini halletmesini istemişti. Bu zat, meseleleri barışçı yolla halletmeyi ister, aynı zamanda herkesin devletin kanunlarına saygılı olmasını isterdi. Vilâyet sınırlarında emniyet ve asayişi düzenler, fakir ve yoksulların zarar görmemesine çalışırdı. Zira fakir ve yoksul tabaka her vakit, karışıklığı ve anlaşmazlığı alevlendirecek kıvılcım mevkiindeydi.


Başa Dön



Hazret-i Osman'ın kuşağından olan büyükler hayırsever olup, insanların işlerini kolaylaştırmak, yüklerini hafifletmek, rahat ve selâmet içinde yaşamalarını sağlayacak ortamı hazırlamak, haklarını korumak için mümkün olan vasıtalara başvurarak zararlarını önlemeye çalışmak suretiyle daima hizmet içinde bulunurlardı. Bunları yaparken, karşılığında ne insanlardan, ne de devletten bir mükâfat beklemezlerdi. Bu hallerini ispatlayan pek çok olaydan birini örnek olarak verebilirim:

Kaçar ailesinden olan Nasıriddin Şah, Hazret-i Şeyh Ziyaeddin (K.S.)'e uzunca bir mektup yazarak, Hazret-i Şeyh kabul ettiği takdirde, tekke ve hanegâhlarda çalışanlara aylık bağlayacağını, bu yerlerin bakım ve masraflarını karşılayacak ölçüde muayyen bir tahsisat vereceğini bildirir. Şeyh Ziyaeddin (K.S.) Hazretleri, mektuba aşağıda metni yazılan bir beyitlik şiir ile cevap verir:

"Zor gelmez bize, kanaat ve yoksulluk,
Söyleyin padişaha, kararlaştırılmıştır rızık"


Nimetten söz açılmışken, ben de babamdan barış sevgisi, rahatlık ve selâmet temini, fitne ve fesadın önlenmesi, kanunlara karşı saygılı olmak gibi mirasları almışım. Sizlere şu olayı anlatacağım:

Durud'da bulunduğum sıralarda, Iran Hükümeti, halkın elindeki silâhların toplanmasına karar vermiş, genel olarak Horaman mıntıkasını, özellikle de Rezev kesimini genişletip, buralara hâkim olabilmek için, büyük bir askeri kuvvet hazırlamış, bu kuvvetleri harekete hazır bir duruma getirmişti. Orada bulunan aşiretler de hükümete karşı hazırlanmışlardı. Ben, kan dökülmesini istemediğimden, bu mesele üzerinde ciddiyetle durdum. Bu fitne ateşini önlemek için, iyi niyetli düşüncemi her iki tarafa da bildirmiştim. İlk olarak aşiret başkanları ile konuşmaya gittim. Onlara hükümetin hâlihazırdaki durumunun, hükümetin yokluğundan iyi olduğunu, devlet otoritesinin yıkılmasının her iki tarafa zarar ve ziyan getireceğini, devletin mevcudiyetinin insanların ırz ve şereflerine zarar gelmesini önleyeceğini söyleyerek, bu mıntıkanın emniyet ve selâmeti için devlete karşı çıkmamalarını rica ettim. Aynı zamanda kendilerinin, devletin sahib olduğu silâh ve cephaneden yoksun olduklarını ve direnişi birkaç sene sürdürebilecek kadar erzaka da sahip olmadıklarını söyledim. Ve eğer savaş alevlenirse hiçbirinin aile, mal ve mülk bakımından emniyette olamayacağını, yine en büyük zararı esasen yoksul olan kendilerinin göreceğini söyledim. Şayet hükümet ile aralarında bir barış temin edilirse, bu mıntıkanın harab olmaktan kurtulacağını anlatmaya çalıştım. Onlar, bana doğru konuştuğumu, fakat hükümetin kendilerini yakaladığı takdirde hapse atacağını ve belki de idam edeceğini, söylediler. Kendilerine söylediklerinin mümkün olabileceğini, fakat böyle bir durumda hiç olmazsa ailelerinin ve mallarının ellerinde kalacağını; şayet savaşarak yenilirlerse, hem kendileri, hem aileleri ve hem de malları telef olacağından, zararlarının büyük ve sonucun acı olabileceğini anlattım. Bunun üzerine sözlerimi haklı bularak, benim isteğime göre hareket edeceklerini ve bu konuda ne yapmam gerekiyorsa yapmamı istediler.

Oradan ayrılarak, emrindeki kuvvetlerle mıntıkaya hâkim olan ve karargâhı Güre Miyana'da bir dağ başında olan, askeri kuvvetler kumandanı Sabahti Paşa'nın yanına gittim. O sırada ordu müfrezesi harekâta başlamak üzere, açılıp yayılmaya başlamıştı. Benim geldiğimi görünce kumandan harekâtı durdurdu, geriye çekilme emri verdi. Sorumlu kumandanın yanına girdim. Beni büyük bir hürmet ve nezaketle karşılamıştı. Konuşmamız sırasında, oturduğum çardağın bir tarafında kırık bir sandalye gördüm. Gayri iradî yüksek bir sesle kahkaha attım ki, bu gülüşümden şahsen utanmıştım. Kumandan bu gülüşümün sebebini sorunca: "Aklıma bir şey geldi ve elimde olmayarak güldüm" dedim. Kumandan gülüş sebebim üzerinde ısrar edince: ''Şurada duran kırık iskemleyi görünce birden Yarbay Esedullah Han'ın buraya oturduğunu, iskemlenin onun ağırlığını çekemeyerek kırıldığını, kendisinin de arkaya sırt üstü düştüğünü, ayaklarının havada kaldığını, kendisinin çok iri yapılı ve şişman olması yüzünden yardım görmeden ayağa kalkabilme imkânının olmadığını düşünerek, güldüm" dedim. Kumandan hayretle: "Allah (CC)'a yemin ederim ki doğru söylediniz. Dün kendisi ziyaretime geldi, bu iskemleye oturunca ağırlığını çekemeyerek kırıldı. Aynen anlattığınız gibi, sırt üstü yere düşmüş, ayakları yukarı kalkmıştı. Elimde olmayarak o kadar güldüm ki, onu yerden kaldıracak gücü kendimde bulamadım" dedi.

Bu konu dolayısıyla kumandan ile aramızda tatlı bir yakınlık kurulmuş oldu. Ondan harekâtın durdurulmasını ve aşiret büyüklerinin affını isteyerek: "Bu aşiret başkanları beyzâde olup, kanun ve nizamı severler. Aynı zamanda devlet taraftarı kimselerdir. Bunların âsi olmalarına sebep, İran'a hâkim olan kargaşalık ve bu kimseleri bir araya toplayıp, nasihatta bulunacak bir kumandanın olmamasıdır" dedim.

Kumandan biraz düşündükten sonra onları affetmeye karar verdi. Bunun üzerine, oradan ayrılarak aşiret reislerinden Mecid Han, Hüseyin Han, Hasan Han ve diğer başkanları alarak, karargâha kumandanın yanına götürdüm. Aşiret başkanları kumandanla anlaştıklarından, evlerine selâmetle döndüler.

Bir müddet sonra, kumandan Rezav'a gelerek, Mecid Han'ı ziyaret etmiş, orada bulunan aşiret büyükleri ile konuşup anlaşmış, o mıntıkaya emniyet ve huzur gelmesi sebebiyle kendilerine teşekkür etmiş ve konuşmasını şu cümlelerle sonlandırmış: "Allah (CC)'a and içerim ki, bu olayın böyle selâmetle bitmesinde Hazret-i Şeyh Osman (K.S.)'ın büyük cehd ve himmeti vardır. Eğer O, bu işe tavassud etmeseydi, ben aldığım emri yerine getirecek, taş taş üzerinde bırakmayıp yıkacaktım, ekinlerinizi ateşe verip yakacaktım. Birçok masum insanın kanı boş yere akacaktı. Sizler de yaptığınıza pişman olacak, ûlül emre itaat etmediğiniz için her şeyinizi kaybedecektiniz. Yüce Allah (CC)'ın bu zatı mükâfaatlandırmasını niyaz ederim. Zira insaf sahibi olanlar, herhangi bir şeye adalet gözüyle bakacak olurlarsa, bu gibi büyük insanların hal, durum ve sözlerinin, hatta tasarruflarının hikmet ve maslahata dayandığını görürler."


Başa Dön


Allah Dostu Şeyh Muhammed Osman Siraceddin-i Sani Hazretleri (KS) web sitesi.
PHPNUKE ©