Untitled Document
 MÜMİNLERİN BİLGİSİNE 
 GÜNÜN AYET-İ KERİME'Sİ:
Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitab vardır. Onlar zulme, haksızlığa uğratılmazlar. Ancak kafirlerin kalbleri bu Kur'an'a karşı bir gaflet içindedir. Onların bundan başka yapageldikleri birtakım (kötü) işleri de vardır. Nihayet refah ve bolluk içinde olanlarını azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman, bakmışsın ki feryat edip duruyorlar. Boşuna feryat edip durmayın bugün. Zira bizden yardım görmeyeceksiniz. Çünkü âyetlerim size okunurdu da siz buna karşı büyüklük taslayarak arkanızı döner geceleyin toplanıp hezeyanlar savururdunuz. (Mü'minûn-62-67)

 GÜNÜN HADİS-İ ŞERİF'İ:
Ağaçların üzerinde o yılın meyveleri (olgunlaşmaya) sâlih olduğu (kızarmak, sararmak sûretiyle) zâhir olana kadar, meyveleri satmayın. Yaş hurmayı kuru hurma karşılığında da satmayın.

 GÜNÜN SÖZÜ:
Bir şey kazanmak istiyorsan, her şeyini ortaya koymalısın.
 
 FAYDALI SİTELER 
 
 SİTEDEKİ ZİYARETÇİLER 
Şu an sitede, 1 ziyaretçi ve 0 üye bulunuyor.

 
 ZİYARETÇİ SAYACI 
Pazartesi18
Salı72
Çarşamba1
Perşembe54
Cuma82
Cumartesi73
Pazar77
Toplam:153303
En Çok:581
 
http://www.siraceddin.com - silsile - Şeyh Osman Siraceddin-i Evvel (K.S.)

    

ŞEYH OSMAN SİRACEDDİN-İ EVVEL (K.S.)
(1195-1283 Hicri) (1781-1866 Miladi)

Osman bin Hâlid, bin Abdullah, bin Seyyid Muhammed, bin Seyyid Derviş, bin Seyyid Müşref, bin Seyyid Cum'a, bin Seyyid Zahir (ki bu zat Na'im cenneti ile müjdelenenlerdendir), şehidlerin Efendisi Hazret-i Hüseyin bin Ali bin Eba Talip (R.A.). Yukarıda sayıldığı üzere Osman Siraceddin Hazretlerinin şecere-i şerifleri bir koldan Nübüvvet ağacı olan Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'in kızı Fatıma tüz-Zehra (R.Anha)'ya intisab eder.

Diğer koldan Hazret-i Osman Siraceddin-i Evvel (KS)'in annelerinin babası olan Eba Bekr'in nesebi de Bağdatlı Fakı Gazai'ye, o da Allah (CC)'ın rızası üzerine olsun, Hazret-i Hasan bin Ali bin Eba Talip (R.A.)'e intisab etmektedir.

Yüce Allah (CC) Kur'an-ı Kerim'de Kevser Sûresi'nde, sevgili Peygamber'ine (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

"Biz sana kevseri verdik, artık Rabb'in için namaz kıl, kurban kes. Zûrriyeti gelmeyecek olan sen değilsin, o kimsedir" buyurmaktadır. (Ebu Cehl ve emsali).

Bu ulu ağaç yetişip yükseldi, dal budak salarak meyvesini verdi, kökü yerde sabit olup dal ve budakları yüce idi, genişledi, böylece bizleri nurlandırdı. Bizler, Hazret-i Fatıma (R.Anha)'nın evlâtları olmaktan derin iftihar duymaktayız. Çünkü bir çocuk, dayısındaki özelliklerin üçte ikisini alır. O yer ki suyu kabul etti, güzel ve asil çekirdeğini, tanesini ve temiz bacağını korudu. Buradan temiz ve sağlam olan tane yetişip, yapraklanıp çiçek açtı ve meyvesini verdi. Yüce Kitab'ın Bakara Sûresi 281. Ayeti Kerime'sinde Cenab-ı Hakk (CC)'ın buyurduğu gibi:

"Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere, yedi başak veren tanenin durumu gibidir, Allah dilediğine kat kat verir. Allah'ın lûtfu geniştir, O, her şeyi bilendir."

Şeyh Osman Siraceddin (KS), havasının güzelliği, suyunun safiyeti ve temizliği, bağ ve bahçelerinin çokluğu, ağaçlarının yüksekliği, nefsine güvenen ahalisinin asaleti ve çalışkanlığı, hayırlı ve bereketli mahsul veren yerleri, fertlerinin birbirine bağlılığı ile tatlı Güranî lehçesi ile konuşan, meşakkatli işlerde şeref ve haysiyetlerini koruyarak geçimlerini sağlayan, kazancında kanaatkâr olan, cesaretleri ile şöhret yapan Taviyla köyünde ikamet etmekte idi.

Bu zatın anne adı Hâlime'dir ki, Eba Bekr adlı bir zatın kızıdır. Bu ailenin ne derin iman ve inanç sahibi kimseler olduklarını, bu güzel adları unutmadıklarından anlıyoruz. Böylece Hazret-i Şeyh Osman Siraceddin-i Evvel (KS)'in nesebi de kemâl ve edeb sahibi tâbi'îler ile Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'e uzanmaktadır.

Mevlâna Hâlid-i Bağdadî Hazretleri (KS), çok sevdiği üstün edep, ihlâs ve amel sahibi bu zata, Fakîh Osman adını vermişti. Bu zatın hayatı, diğer tarikat uluları gibi geçmiş, özellikle Kur'an tilâveti ve diğer dinî ilimlerle ünlenmişti. Önce Biyara'ya, daha sonra Hurmal'a giderek her memleketten gelen talebelerin ders gördüğü Hırpanî Medresesi'ne girmişti. Tahsil hayatı sırasında kendisinde üstün doğruluk, güzellik, çalışkanlık, ceht ve gayret izleri görülmüştü. Fakir olduğundan, okuyacağı kitapların tümünü eliyle yazmıştı. Talebelik hayatı sırasında önemli şeyleri araştırıp üzerinde durmak, âdeti olmuştu. Sonunda Baban ümerasının din dersleri görmeyi tercih ettiği Süleymaniye yolu ile Bağdat'a giderek büyük âlimlerin yetiştiği Geylâni Medresesine devam etmiş ve daha sonra Şeyh Abdullah Hırpanî'nin medresesine devamla orada müderris bulunan büyük mürşidi Mevlana Hâlid (KS) ile buluşmuş, onun vasıtasıyla bu yola intisab ettikten sonra vatanı olan Taviyla'ya dönmüştü. İlme susamış ve bu ulu tarikata intisap etmeyi sabırsızlıkla beklemekte olan ve bu tarikata yenilik getirmeyi ta-sarlayan Fâkih Osman'ın, Şehrizorlu Hazret-i Hâlid (KS)'le tanışması yeni değildi. Onunla Hurmal medresesinde ve Bağdat'da Hırpanî medresesinde bulunmuştu.

Böylece birinci Siraceddin (KS), kendi vatanı çevresinde, 1226 Hicri senesinde ışıklar saçan bir kandilin ilk ateşi olmuştu. Kendisi, mürşid olarak ilk icazetini 1228 Hicri yılında, iki sene sonra seyr ve sülük üstün ilmi icazetini de Süleymaniye ve Bağdat'da mürşidi huzurunda imtihan vererek almıştı.

Siraceddin (KS), mürşidi Şeyh Hâlid (KS)'in Şam'a hicretinden sonra, bulunduğu yerde talebelerini irşada başlamış, elde ettiği ilim ve feyzi çevresine yayıp, daha sonra kendisine halef olacakları yetiştirmeğe koyulmuştu. Kısa bir zaman içinde, tarikata intisab edenlerle talebelerinin göz bebeği olmuştu. Taviyla ve Süleymaniye'de, büyük bir iman ve inançla 40 yıl irşadına devam etmişti. Daha doğrusu, bulunduğu mıntıkada, Mevlâna Hâlid (KS), Nakşibendî tarikatının yayılmasına hizmet edenlerin başında gelmektedir. Yaşadığı zaman içinde görülen şiddetli olaylar ve zuhur eden hadiselerin, üzerinde bıraktığı yorgunluklar, Hz. Şeyh'in izlerini sileceği yerde; aksine İlâhî bir mükâfat sonucu, sesini yaymış, çoğaltmış, tazelik ve güzellik vermiştir. Bu suretle bu ulu zatın şöhreti, aynı zamanda iki büyük devlet olan, Osmanlı Devleti ile İran Devleti'nin her tarafına yayılmış; köküne hiçbir vakit hain ayakların basamadığı, ağız sularının akıtılamadığı bu yola intisab etmek isteyen dost ve sadık kimselere göğsünü açmıştı.

Bu bölge arazisinin engebeli ve çok sarp olması, tabiatın elverişsizliği, ekin ve mahsulün azlığı, bura sakinlerinin güçlü, fakir ve kanaatkâr kalmalarına sebep olmuştu. Böylece Osmanlı Devleti'nin çökmesine kadar, ahalinin bu şartlar altındaki hayatı sürmüştü. Ne yazık ki çöken bu azametli devletin enkazı parçalara ayrılmış, böylece İslâmı bir araya toplayan bu devletin çökmesi ile İslam'ın vatanı parçalanmıştı. Parçalanan topraklara belirsiz sınırlar çizilmiş, daha genel bir deyişle, Müslümanlar arasında parçalanma ve ayrılma hali meydana getirilmişti.

Hazret-i Siraceddin el-Sâni'nin bu ailenin büyüklerinden naklettiğine göre; Hazret-i Mevlâna Hâlid-i Bağdadi (KS): "Ben gurbete ve meşakkate tahammül ettim. Ve bende makamatlar hâsıl oldu. Onları da benden Osman Taviylî aldı" buyurmuşlardır.

Allah (CC) gizliliğini şereflendirsin, bu zat, Şer'i Şerife riayette son derece dikkatli idi ve bu yola hizmet eden abid, zahid ve müridlerin hakikat yolunda tavır ve hareketleri keskin kılıca benzemekteydi. Bu kişiler, örnek olan akranı gibi, bütün güçleriyle çalışmakta, toprağı sürüp yarmakta, koyun beslemekte; böylece Tarikat-ı Hamidiye'nin önemli bir tavsiyesi olan insanlara yük olmama fikrini benimseyip, bizzat kendilerinden örnek vermekteydiler.

Bilâkis bu hanegâh, fakirlerin yemekhanesi, yolcuların misafirhanesi, tarikat erbabının halvet hanesi, ilim ve fıkıh talebeleri için bir okul, ruhun ve nefsin terbiyesi için de bir rabıta yeri olarak maddî ilişkilerden uzak kalmıştı.

Bu hanegâh, Müslümanlar için emsali bulunmaz bir toplanma yeri olmuştu. Burası Türk, Azeri, Arap, Afgan, İranlı gibi değişik mıntıka ve iklimlerden gelenlerle dolup taşıyordu. Bu kimseler, bir Allah (CC)'a, bir Peygamber'e (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bir Kitab'a, bir Kıble'ye inanmış kimseler olup, İslâmî şeriat ve açık belirli tarikat bunları bir araya getirmişti ki, bu açık yol, tasavvuf olan Allah (CC) yoluydu.

Düşünecek olursak, Osman Siraceddin Hazretleri (KS)'nin hayatında araştırmaya ve incelemeye değer birçok şey vardır. Bu zatın hayatının örnek olarak izlenecek bir hayat olduğu, birçok yönleri ile anlaşılır. Şöyle ki:

Köklü şeriat ve İslâmî fıkıh, bu ulu tarikatta güvenli dayanaktı. Bunun nedeni de bu zatın, irşat makamından önce bir âlim olduğundan çevresine bilginlerin, fakihlerin ve faziletli kimselerin toplanmasıydı ki, bunlar, ilmin pınarından avuç avuç kana kana içen kimselerdi. Müritlerinin çoğu, ilimleriyle amel eden fedakâr kimselerdi.
Bu zat, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e, Sünnet'e, kulluğa ve bu yola itimat etmiş, tezkiye, murakabe, teveccühe yönelme gibi vesileler üzerinde bilgi sahibi, kâmil ve mükemmel bir rehber olarak çalışmıştı. Mutasavvıfa usanç gelmemesi için gösterilen sınırı aşmamasına dikkat etmiş, öte yandan cezbe halinin azalması için çalışmış, ayrıca tam şehadetli iman için üstün kerametler göstermiş, kalbî zikirle gerçek ilmi öğrenmek, teheccût namazına kalkmak, oruç tutmak, iki nafileyi eda etmek, hatim indirmek, tehlil ve tekbir getirmekle uğraşmıştı. Fukaralık, kanaat, sabır, temizlik, uyanıklık, ruhî rabıta özelliklerindendir. Hakk Teâlâ (CC), güçlü Kitab'ının A'raf Sûresi'nin 196. Âyet'inde:

"Çünkü benim dostum, Kitab'ı indiren Allah'tır. O, salihleri dost edinir" buyurmaktadır.

Toprağın ıslâh edilmesi, su kanallarının açılması, sert toprağın ziraate elverişli hale getirilmesi cihadının öncülüğünü yapmış, çocuklarına ve torunlarına meyve ağacı dikmek, yetiştirmek âdetini öğretip aşılamıştır. Su kaynaklarının temizliğine ve genişletilmesine çalışmış, tabii korulukların ve ormanların korunmasını temin etmiş, meyve veren ağaçların kesilmesini yasaklamış, otlakların sürülüp yakılmamasına dikkat etmiş, kişisel hayatının temini için yetiştirdiği tahıl; meyvelerden ceviz, dut ve Horaman'da yetişen kuru üzüm ve diğer ürünler, bu mıntıkanın ve kendisinin gıda vasıtası olmuştur.

Bu zatın üstün gayret ve çalışmaları, zaten sularının çokluğu ile şöhret yapan Horaman'ı zenginlik cenneti yapmıştı.

Yine bu zat, mıntıkaya hâkim olan Osmanlı Devleti ve İran Devletinin büyükleri ile hiç bir vakit anlaşmazlığa girmemiş ve herhangi bir olayın çıkmasına mani olmuş, barışçı bir yol izlemişti. Hususan yol kesmek, hırsızlık, kabile baskınları, aşiretler arasındaki kan davaları ve öç alma gibi davranışları önlemiş, insanların huzur ve sükûn içinde yaşamaları için sınırlarda lüzumlu emniyet tedbirlerini sağlamıştı. Ulu Nakşibendî Tarikatı adil ve hoşgörülü bir ortam sağlamış olduğundan, müridleri, bugün dahi dostça yaşamaktadırlar.

Aile fertleri arasında sevgi ve saygının çoğalmasına, özellikle bilginlerin, müderrislerin, ilimle uğraşan talebelerin, yakınları ve halifelerinin kızları ile akrabalıklarını sağlamış, zamanın her türlü kötü âdetine karşı gelerek birbirine bağlı bir toplum oluşturmuştur.

Bu zatın şanlı ve şerefli hayatı, en zeki siyasetçilere dahi bir örnek ve işaret olmuştur. Bölgedeki devletlerarasındaki anlaşmazlıklardan uzak kalmasının, sükûn ve huzuru işaret eden şerefli ve kerametli bir hayatın temininin genel bir kanun altında gerçekleşeceğine inanmış, fırsatçıların ülkeyi çiğneyip harab etmelerini, büyük çabalar harcayarak, önlemişti. Kur'an-ı Kerim'de Nemi Sûresi 34. Âyet'inde:

"Doğrusu, hükümdarlar bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimseleri aşağılık yaparlar, işte böyle davranırlar" buyrulmaktadır.

Yine bu mıntıkanın selâmeti yönünden, büyüklerin boş olan yerleri ellerine geçirmek için birbirleri ile kavga edip çekişmemesi için aralarında barıştırıcı rol oynamış, fırsat bekleyenler tarafından vatan toprağının yabancı eller ve ayaklar altında çiğnenmemesini temin etmişti.

Bu ulu zat, bu tarikatın değirmeni idi. Bu kesimde zaten sağlam ve köklü tarikatlar bulunuyordu. Ve bu tarikatların toplum içinde güçlü kökleri vardı. Bu kökler, salih evliyalar ve âlimler gibi ulu simalardı. Bunlardan celâletli Kâdirî tarikatı vardı ki, aynı iklimde olan iki padişahın yerlerine sığmayıp hasım olmalarına karşılık, bu tarikatta, âdet üzere, bir kilim üzerinde on derviş yatar ve huzur bulurlardı. Meşhur bir söz vardır: "Dünya bütünü ile birbirine hasım olan ve çekişen iki kişiye dar gelir. Fakat sevişen ve anlaşan kimselere de bir karış yer yeter gelir" derler.

Allah (CC) onu hayırla mükâfatlandırsın, bu ulu zat, İslâm'daki mevcut tarikatlara karşı saygı ve hürmet duymakta, bu tarikatların varlığının Müslümanlar'a yararlı olduğuna inanmaktaydı. Bir tarikat mensubunun diğer tarikat mensupları arasında çıkan hata ve sevaplara göz yumması gerekir, inancı ile bu zat, cemaatinin ve tâbilerinin bütün İslâmî tarikatlara hürmetkâr ve saygılı olmalarını tembih ve vasiyyet ederdi. Nefislerinin arzusu ile başkalarına veya mensubu olduğu insanlara vaaza kalkışmamalarını, bu konuyu, insanların amellerini şeriatın terazisi ile tartmak üzere, sorumlu âlimlere bırakmalarını isterdi.

Bazı din dersleri ile uğraşanlar, eskiden kalma haberler ile tıpkı bir okun yayından kurtulup çıktığı gibi İslâm'ı anlatmaya çalışırlar. Bu tarzdaki açıklamaları ile bir yandan batı medeniyet âlemini memnun ve razı etmeye uğraşırken, diğer taraftan bunlarla mücadele eden doğu âlemini de razı etmeye çalışırlar. Ve böylece tıpkı Hindistan'daki Budizm, Çin'deki Konfüçyüs ve Zerdüşt gibi metafizik ve çocukça bir evham ve hayal ile karışık kendi nefisleri için yeni bir İslâm âlemi oluşturmaya çalışmaktadırlar. İslâm âleminin fakihlerine, âlimlerine, temiz ve lekesiz imamlarına, söz ve yazıları ile hücum etmektedirler. Bu konu ile ilgili Kuran-ı Kerim'de Zuhrûf Sûresi'nin 36. Âyet'inde:

"Rahman olan Allah'ı anmayı görmezlikten gelene, yanından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz" buyrulmaktadır.

Bazı kendini bilmezler, Mevlâna Hâlid-i Bağdadî (KS) Hazretleri'nin getirip Şeyh Siraceddin (KS)'e ve onun yetiştirdiği, İslam'ın dört bir yanına dağılmış 60'dan fazla halifesine teslim ettiği bu tarikat için de: "Batıllıktan birçok iz ve işaretler bulunmaktadır" demektedirler. Şunu diyebiliriz ki; İslâm, yeryüzündeki bütün dinleri tamamlamak üzere gelmiştir. Diğer dinlerin usûl ve kanunlarını yazarak gelmemiştir. Semavî dinlerin tümünü iptal için değil; yalan ve iftiraları, taklidleri silip çıkarmak için gelmiştir.

Bunun içindir ki, tasavvufta acayip bir şeyin bulunduğunu göremezsin. Tasavvuf, İslâm'ın çekirdeği demektir. Aynı zamanda, Kur'an bahçesinde yetişen çiçeklerin ruhu ve nefesidir. Tevrat'a bakacak olursan, içinde Yahudi kininin bulaştırdığı soğuk hava esintisini, İncil'de intikam dolu haçlı ışığını, Zerdüştlük'te mecusi unsurlar tarafından gizli sesin feryat ve figana dönüştürüldüğünü görürsün. Haniflerde ise Yüce Allah (CC)'ın bir iz ve nişanının bulunduğunu ve Kâbe bânisi Hz. İbrahim (AS)'den kalma bir ateş parçasının varlığını görürsün. Zira putlara tapılmadan önceki zamanda, Yüce Allah (CC)'ı ilk birleyen, Allah'ın selâmı üzerine olsun, Hz. İbrahim idi. Keza Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, dersiamdan önce, Allah için kurban edilmek istenen Hz. İsmail (AS) ve Hz. Abdullah'ın soyundan gelmekte idi.

Nakşibendi Tarikatı, Muhammedî şeriatın özü olduğundan, hiç bir zaman küfre, cehalete, fısk ve fücura yer vermez. İslâm fertleri arasında düşmanlıkların, kin ve fesadın, geçimsizliğin çıkmasına önayak olmaz, bu yolun bâtınî ve zâhiri yönleri arasında bir değişiklik göstermez. Bâtınîlerin asırlar boyu yaptıkları gibi, gizli kapaklı şeyleri yoktur. Keza Nakşibendî Tarikatı; bu tarikatı izleyenlere toplumun, özellikle İslâm'ın usul ve inanışlarına muhalif, edep ve haysiyetine aykırı bir amelde bulunmalarını teşvik etmez. Ve yine bu tarikatı izleyenlere ruhbaniyet tavsiye edilmez.

Siraceddin (KS)'in ışığı, tarikatın yenilik getiren, yanan alevli bir ışığıdır. Korku, sabır, tevekkül, açlık, uzlet, kanaat ve zahidlik sıfatlarıyla sıfatlanan bu ışık, hissi ve gerçek olup müşahede yoluna götüren bir yoldur. Pak ve temiz olan cism-i insanîdir; makamı ise melekîdir, kalbinin yeri ululuk ve azamettir. Bu zatın kalbi, İlâhî azamet ve sevgiyle dolup taşmış, cismi ise yokluktan bekaaya yönelmiş, cismi bizlerde, ruhu tamamlayıcı çevre olan Yüce Allah (CC)'ta, gözleri kaza ve kaderi görür, kalbi ise huzur içinde, kendisinden hoşnuttur. Böylece bu sıfatlarla yükselerek İlâhî kabul derecesine varmıştır.

Bu sıfatları ile sağlam bir kulpa tutunarak yüksek basamaklara erişmiştir. Bu mümtaz sıfatlarıyla, Hazret-i Osman Zinnureyn'in (R.A.) hayâ duygusuna vâris olup, şeriat ve tarikatın kandili olarak hakikat malını sahiplenen ruhunu, Yüce Allah ferahlatmıştır. İşte bu ağaç, gözle görülen meyvesini vermiştir. O, öyle bir Şeyh idi ki, nuru, kalbimizi nurlandırırdı; O, öyle büyük bir zattı ki, çocukları ve torunları meşa'yihten olup, hür fikirli kimselerdi. Kendisinde görülen gizlilikler, bunlarda da daha parlak ve daha net kendisini gösterecekti.

Bu satırlar, gören, anlayan, duyan, hakkını veren bir şahidin sözleridir.

Şeyh Osman Siraceddin-i Evvel (KS)'in emniyetli katibi Molla Hamid el-Beysaranî, Şeyhi hakkında telif ettiği kitabına, Riyad-ül Müştak-în; ve yine Şeyh'in müridlerinden Muhammed Es-Semranî de telif ettiği kitaba Bârikâtü-s Sürür adını vermiştir.

"Yüce Allah'ın Rahmeti, Salihlerin zikri ile iner" sözü, âlimlerin yazdığı kitaplar ile bu güne kadar bizimle gelmiştir.

Bu zat hayatta iken, irşad işini büyük oğlu Şeyh Muhammed Bahaeddin (KS)'e ve Şeyh Abdurrahman Ebul Vefa (KS)'ya bırakmıştı. Hazret-i Şeyh Siraceddin (KS), 1283 Hicri yılının Şevval ayının altıncı salı günü Yüce Allah (CC)'ın rahmetine kavuşmuştu. Hayatı 88 yıl sürmüş, Taviyla'daki evinin önündeki bahçede toprağa verilmişti. Kabri, halen ziyaretçilere açık olup, duaları mücap ve geçerlidir.



Başa Dön

Allah Dostu Şeyh Muhammed Osman Siraceddin-i Sani Hazretleri (KS) web sitesi.
PHPNUKE ©