GÜNÜN AYET-İ KERİME'Sİ: Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır. Kendilerine zıhâr yaptığınız eşlerinizi de anneleriniz yapmamıştır. Yine evlatlıklarınızı da öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır. Bu sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat gerçekliği olmayan) sözünüzdür. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola iletir. Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ile yaptığınız bir işte size hiçbir günah yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Ahzâb-4-5) GÜNÜN HADİS-İ ŞERİF'İ: Dünya talebinde mûtedil olun. Çünkü herkes, kendisi için yaratılmış olana müyesserdir (kazanmaya hazırlanmıştır). GÜNÜN SÖZÜ: Karanlığa küfredeceğine, bir mum yak.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adı ile…
Bu sayfada yer alan hatıralar, Hacı Abdullah Hocamız'dan nakledilmiştir.
Hacı Abdullah Hocamız, Hazret-i Şeyhimiz (KS)'in Türkiye'ye yerleşmesinden kısa bir süre sonra hizmetine girmiş, vefatına kadar da tercümanlığını yapmış ve emirleri doğrultusunda hizmet etmiştir.
Hazret-i Şeyh (KS)'imiz, bir sohbetinde anlatmıştı:
“Bir tarihte İran’da bir köye gitmiştim. Akşamüzeri baktım ki, kadınlar bir tarafta sıraya girmiş, erkekler diğer tarafta sıraya girmiş. Köyün hayvanları hücum ediyor, birileri ellerindeki sopalarla hayvanları geri püskürtüyor.
O köye ilk gidişimdi. Köy halkı, müridlerimdi ama daha önce o köye hiç gitmemiştim.
‘Bu durum nedir?’ diye sordum. Dediler ki: ‘Kurban, köyümüzde bir tane çeşme var. Onun da suyu az. Burada sıraya girip suyumuzu alıyoruz. Saatlerce sırada beklememiz gerekiyor. Köyün hayvanları da buradan su içiyor.’ Misafir olduğum evin sahibine dedim ki: ‘Sabah namazından sonra kahvaltıyı hazır edin. Atımı da hazırlayın. Falan ile filan kişiler de atlarıyla beraber buraya gelsinler.’ ‘Hayırdır Kurban?’ diye sordular. ‘Karışmayın’ dedim.
Sabah namazından sonra kahvaltımızı yaptık, söylediğim iki kişi de geldi, atlarımıza bindik.
Köylüler sordular: ‘Kurban, nereye gidiyorsunuz? Biz de gelelim mi?’ ‘Hayır’ dedim.
Köyün etrafındaki mıntıkayı dolaştık ve bir tepenin başına geldik.
Yanımdakilere sordum: ‘Bu tepe sizin köye mi, yoksa komşu köye mi ait?’ ‘Burası, yan köye ait’ dediler.
‘Bu tarlanın sahibi kimse, bana yollayın!’ dedim.
Her iki köyden de o tepede olduğumuzu görenler, yanımıza geldiler. Bulunduğumuz yerin sahibi de geldi:
‘Buyur Kurban. Beni emretmişsin.’ ‘Bu tepenin başından bir harman yeri kadar alanı bana satar mısın?’ ‘Satmak ne demek Kurban, sana feda olsun.’ ‘Yok, yok, burayı bana sat; gene toprağını sen kullan.’ ‘Peki Kurban.’ Köyün ağasına döndüm:
‘On tane kazma, on tane kürek, yirmi tane de güçlü kuvvetli adam bulup hemen buraya getirin. Öğle yemeğimiz de buraya gelsin. Bir de çay demleyin, içelim.’ Çok geçmeden kazmalar, kürekler ve babayiğitler geldi. Tepenin üzerine bastonumla bir daire çizdim: ‘Burayı kazın!’ dedim.
Bir tane çok konuşan sofim vardı. Yanıma geldi: ‘Kurban, burada ne yapıyorsun?’ diye sordu.
‘Su çıkartıyorum’ dedim.
‘Kurban, buradan su çıkar mı, tepenin başından. Bak, aşağıda yeşillikler var; bahar aylarında bazen oradan su atar. Orada olur, burada olmaz’ dedi.
‘Sen karışma, sofi!’ dedim.
Adamlar, çizdiğim yeri kazmaya devam ediyorlardı. Bu arada diğerleri de çayı hazırlamışlardı. Biz çay içerken, o sofi gene geldi:
‘Kurban, burada milleti boşuna yorma. Tepenin başından su çıkmaz. Çıkarsa şuradan çıkar’ ‘Sofi, git işine!’ Çok geçmeden, üçüncü defa aynı sofi gene geldi. Bu sefer biraz sert çıktım.
Çalışanların yanına gittiğimde, göğüs seviyesine kadar kazmışlardı. Çukura indim, birinin elinden kazmayı aldım ve hızla kazmaya başladım. Sonra küreği alıp, kazdığım toprakları dışarı attım:
‘Böyle hızlı çalışacaksınız! Öyle yavaş çalışmak yok.’ Elimden küreği aldılar:
‘Tamam, Kurban. Sen çık, biz canla başla çalışacağız.’ Bir süre sonra yeniden çay hazırladılar. Çayımızı içerken bir bağrışma koptu:
‘Allah-u Ekber…’ İki köyün ileri gelenleri de yanımdalar. Hemen kuyunun yanına gittik. Kol kadar bir damardan su çıkmakta.
‘Hayır, bu değil. Kazmaya devam edin!’ ‘Kurban, bu su, yedi sülalemize yeter.’ ‘Hayır. Bir yol açın, bu su akıp gitsin. Kazmaya devam edin!’ Biraz sonra çalışanlardan biri ümitsiz bir şekilde yanımıza geldi:
‘Kurban, kazmaya devam edince, bulduğumuz su kayboldu.’ ‘Önemli değil, siz, kazmaya devam edin!’ Biraz zaman geçtikten sonra gene biri geldi:
‘Kurban, büyükçe bir kaya çıktı. Ne kırabiliyoruz, ne de oynatabiliyoruz.’ ‘Kaya çıktıysa iyi.’ Gittim baktım, dedikleri kaya açığa çıkmış:
‘Bu kayayı çıkartırsanız, iş biter.’ Ağaçlardan manivelalar yaptılar ve kayanın altına sokarak kayayı oynattılar. Kaya yerinden kalkınca, değirmen taşı büyüklüğünde bir damardan su çıkmaya başladı.
O arada itirazcı sofiyi gördüm; kaçmış, uzaktan bizi seyrediyordu. Çağırdım. Geldi, özür diledi.
‘Sofi! Beni, bir hüdhüd kuşu kadar da mı saymıyorsun?’ Hüdhüd kuşu, Hazret-i Süleyman (AS)’ın su mühendisi idi. Bir yere gittiklerinde, bu kuş gelir ve suyun yüzeye yakın olduğu yere gagasıyla vururdu. Orayı kazdıklarında, suyu çıkarırlardı.
Her iki köyün ileri gelenlerine de dedim ki: ‘Bu suyu, köylerinize derin kazılmış yollarla ulaştıracağız. Tarlalarınızı ekmenize engel olmayacak.’ Bununla birlikte: ‘Size lazım olan boru ve diğer malzemeyi yazayım, gidip Tahran’dan alın’ dedim.
Onlar: ‘Biz, o kadar para veremeyiz. Kanal yapar, suyu ulaştırırız’ dediler.
Israr ettim: ‘O şekilde gitmez; kaybolur, gider.’ Dinlemediler. Suyu köye bağlayıp, biri erkekler, biri kadınlar, biri de hayvanlar için üç çeşme yaptılar. Sebze yetiştirmeye başladılar.
İki üç sene sonra aynı köye tekrar gittim. Gene ilk çeşmenin önünde sırada bekliyorlar.
‘Suya ne oldu?’ ‘Kurban, Vallahi su kayboldu. Korkumuzdan, gelip sana da söyleyemedik.’ Suyun kaynağını yeniden açtık ve suyu bulduk.
‘Gidip boru getirin!’ ‘Kurban, topraktan büz yaparız.’ ‘Olmaz! Gene kaybolur.’ Gene kabul etmediler.
Su, birkaç sene sonra gene kayboldu. Ama bu sefer boru almaya razı oldular.
Onlara şu olayı anlattım:
Bir Dürzi’nin devlete yüz lira borcu varmış. Devletin memurları Dürzi’yi yakalayıp parayı istemişler. Boynunu bükmüş: ‘Param yok, veremem.’ O zaman memurlar demişler ki: ‘Önünde üç yol var: Ya yüz lirayı ödeyeceksin, ya yüz sopa vuracağız, ya da yüz tane soğan yiyeceksin. Kararını ver.’ Düşünmüş: ‘Parayı vermem mümkün değil. Dayağa katlanmam da çok zor. En iyisi, soğan yiyeyim.’ Önüne yüz tane soğan koyuyorlar: ‘Buyur, ye!’ İki tane yedikten sonra bakıyor ki, daha fazla yiyemeyecek.
‘Siz, en iyisi, bana dayak atın.’ On yirmi sopadan sonra: ‘Aman durun. Parayı ödeyeceğim.’ Onlara: ‘Dürzi, hem soğan yedi, hem dayak yedi, hem de parayı ödedi. Siz de ona benzediniz’ dedim.
Şimdi hem su sıkıntıları yok, hem de gene sebze yetiştirebiliyorlar.”
Sirac-ül Kulûb’da, Hazret-i Şeyh (KS)’in, Şeyh Nezih’e yazdığı mektubu okumuşsunuzdur. Şeyh Nezih, Lübnan’daki âlimlerin en büyüklerinden biridir. Geçmişte Hazret-i Şeyh (KS)’e on iki sayfalık bir mektup göndermiş. Bu mektubunda hem tasavvufa, hem tarikata, hem de bazı müridlerin yaptıklarına itiraz etmiş. Biz bu mektubu görmedik ama Hazret-i Şeyh (KS)’in mektubundan anlıyoruz ki, bu hususlara itiraz etmiş.
Gene Hazret-i Şeyh (KS)’in geçici olarak kaldığı önceki dergâhtaydık. Biliyorsunuz orası, imkânları sınırlı bir mekândı. Mesela ziyaretçilerin kullanabileceği yalnızca iki kabinli bir tuvalet vardı. Bazen bin beş yüz kadar ziyaretçi gelirdi. Üstelik su kesintisi yapılan günler olurdu.
Bir gün biri geldi. Onu karşıladım ve yatağıma oturttum. “İsminiz nedir?” diye sordum. Sirac-ül Kulûb’un Arapça nüshası da yatağımın üzerinde idi. Bana kitabı gösterdi: “Bu kitapta bahtı kara biri vardır; ismi, Nezih. Onu biliyor musun?” dedi. Ben: “Şeyh Nezih misiniz?” diye sordum. O: “Şeyh’i bırak, ne Şeyh’i. Bu kitapta, bahtı kara bir Nezih’in bahsi geçiyor. Onu biliyor musun?” dedi. “Evet” dedim. “Ben, o’yum” dedi.
Kendisinin büyük bir âlim olduğunu biliyoruz. Lübnan’da, Diyanet Reisi makamında bulunan bir zattır. Verdiği fetvayı herkes kabul eder. Hemen kendisine çay ikram ettik ve hürmet göstererek ağırlamaya çalıştık.
Çayını verdikten sonra Hazret-i Şeyh (KS)’in yanına çıktım. Kendisine: “Kurban, Şeyh Nezih geldi” dedim. Hazret-i Şeyh (KS), gülümsedi. Bu gülümseme: ”Sen yeni görüyorsun ama ben, buraya gelmek için evinden çıktığından bile haberdarım” anlamına geliyordu. Bana: “Yemek, çay ikram edin. İstirahat etsin. Sonra ziyarete çıkarırsın” dedi.
Bir süre sonra Şeyh Nezih’le beraber ziyarete çıktık. Hazret-i Şeyh (KS)’in bulunduğu salona girer girmez, Şeyh Nezih “Allah” diye bağırarak kendini yere attı. Elleri ve dizleri üzerinde yürüyerek Hazret-i Şeyh (KS)’e doğru ilerlemeye başladı. Hazret-i Şeyh (KS), ani bir hareketle yerinden kalktı, Şeyh Nezih’in yanına geldi ve onu ellerinden tutup kaldırdı. Şeyh Nezih bu sefer, Hazret-i Şeyh (KS)’in ayağını öpmek için eğildi ama Hazret-i Şeyh (KS) buna engel oldu.
Hazret-i Şeyh (KS), Şeyh Nezih’i yanına oturtmak istedi ama o, koltuğa değil, Hazret-i Şeyh (KS)’in dizinin dibine yere oturdu.
Ziyaretten çıkarken Hazret-i Şeyh (KS), bana: “Şeyh Nezih’e bizzat sen hizmet et!” diye emir buyurdu.
Dergâhın kısıtlı imkânları sebebiyle kendi yatağımı Şeyh Nezih’e verdim ve onu rahat ettirebilmek için bütün imkânları seferber ettim.
Ertesi gün, sabah namazından önce erkenden kalktım. Tuvalete giderek temizlik yapmaya başladım. Çünkü biraz sonra cemaat ve tabii Şeyh Nezih, abdest almak üzere, burayı kullanacaklardı.
Ben temizlik yaparken, biri, elimdeki fırçayı almaya çalıştı. Dönüp baktım, Şeyh Nezih. “Eyvah!” dedim içimden. “Herhalde çok sıkıştı, acele ediyor” diye düşündüm. Kendisine: “Bana beş dakika müsaade edin, hemen temizliği bitirip çıkayım” dedim. O: “Hayır hayır, bana ver; ben temizleyeceğim” dedi. Ben: “Katiyen olmaz” dedim. Fırçayı elimden almak istedi, vermedim. Sonra temizliği bitirip kendisini buyur ettim.
İkinci gece uyandığımda, baktım ki Şeyh Nezih yatakta değil. “Eyvah!” dedim. Tuvalet temiz değildir. O da abdest almak için girmiştir. Apar topar kalkıp tuvaleti temizlemek için koştum. Aman Yarabbi! Bir elinde fırça, diğer elinde hortum, Şeyh Nezih tuvaletleri yıkıyor.
Hemen eline yapıştım ve fırçayı kaptım. Gülümseyerek bana: “Ama ben böyle yapmamıştım; müsaade istemiştim” dedi. Ben de gülerek: “Kusura bakmayın, ben öyle yapmam” dedim.
Hazret-i Şeyh (KS)’in, Şeyh Nezih’e yazdığı mektubu Sirac-ül Kulûb’dan okuduğumuzda görüyoruz ki, Hazret-i Şeyh (KS), çok nazik bir dille ve ince bir üslupla yazmış. Kendisine “Gözümün Nuru”, “Ey Âlim”, “Ey Muhterem”, “Ey Dostum” şeklinde hitap etmiş. “Sen âlimsin. Bu şekilde itiraz etmek yerine, hata yapan müridleri ikaz etmelisin” gibi bir yaklaşımla onu ikna etmeye çalışmış. Hâlbuki “Sen de kim oluyorsun” veya “Senin ilmin kaç para eder” şeklinde ifadelerle onu azarlayabilirdi de. İşte Hazret-i Şeyh (KS)’in her zamanki bu üslubu, Şeyh Nezih’i, Hazret-i Şeyh (KS)’in dergâhının tuvaletlerini temizleyecek kadar muhabbetli hale getirmiştir.
Bir gün yedi sekiz tane hanım, Hazret-i Şeyh (KS)’i ziyarete gelmiş. Beni çağırtmışlar; geldim. Hepsi makyajlı, tırnakları boyalı ve tesettüre uygun olmayan kıyafetteydi. İçlerinden biri bana: “Tercüman mısın?” diye sordu. “Evet” dedim. “Bizi Hoca’yla görüştür!” dedi. Hazret-i Şeyh (KS)’ten “Hoca” diye bahsediyordu. O (KS)’nun Şeyh olduğunu falan bilmiyorlardı. “Peki” dedim.
Yukarıya Hazret-i Şeyh (KS)’in huzuruna çıktım. Hazret-i Şeyh (KS), kendisine haber verilmiş gibi, abasını giymiş, bekler vaziyette oturuyordu. “Kurban, birkaç tane bayan gelmiş, ziyaretinize çıkmak istiyorlar” dedim. “Peki, getir!” buyurdu. Ben durakladım. Hazret-i Şeyh (KS): “Niye durdun?” diye sordu. Ben: “Efendim, kıyafetleri pek uygun değil” dedim. “Git, getir!” dedi.
Aşağı indim, hanımları buyur ettim. Fakat onlara: “Hazret-i Şeyh (KS), Şafî mezhebindendir. Şafî mezhebinden olan bir erkek, yabancı bir kadının tenine dokunursa abdesti bozulur. Hazret-i Şeyh (KS)’in elini öpmeyin. Kolunu, elbisesinin üstünden öpün” dedim. Bana tercüman olup olmadığımı soran kadın itiraz etti: “Olur mu canım, elbise öpülür mü? Ben elini öpeceğim.” Havaların soğuk olduğu bir zamandı. Hazret-i Şeyh (KS)’in sık sık abdest alması zordu. Yaşlı olmasından dolayı, sıkıntı oluyordu.
Yukarı çıktık. O hanım, Hazret-i Şeyh (KS)’in elini hemen tuttu, üç defa öptü ve başına koydu. Oturdular, daha üç kelime konuşmadan kadıncağızlar ağlamaya başladılar. Sonra o hanım: “Biz, el almak (intisab etmek) istiyoruz” dedi.
Bana kalsa, onları oradan hemen kovacaktım. Tabii ben, kendime göre düşünüyordum. Ama Hazret-i Şeyh (KS) bizim gibi mi?
Hazret-i Şeyh (KS): “Hacı Abdullah, bayan ne diyor?” diye sordu. “Kurban, intisab etmek istiyorlar” dedim. Fakat kıyafetlerine bakarak içimden itiraz ediyordum. Kendi kendime: “Ne intisabı, bu da nereden çıktı” dedim. Hazret-i Şeyh (KS): “Elhamdülillah, Elhamdülillah, Elhamdülillah” diye üç defa hamd etti.
Bulunduğumuz salonun karşısında küçük bir oda vardı. Hazret-i Şeyh (KS), bazen orada istirahat ederdi. Orayı işaret etti: “Hanımları oraya götür, temessük ettir!” buyurdu. Kadınlara: “Buyurun” dedim ama içimden şöyle geçirdim: “Bunlara yalnızca tövbe ettireyim. Temessük, rabıta, tarikat dersi… Boş ver” .
Hazret-i Şeyh (KS): “Abdullah, tam temessük ettir ve rabıta dersi ver, onlara!” “Peki Kurban.” Odaya geçtik. Daha tövbeye başlar başlamaz, hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Onlar böyle ağlayınca, ben de ağladım.
Dersi tamamlayıp Hazret-i Şeyh (KS)’in huzuruna geldik. Hazret-i Şeyh (KS): “Onlara rabıta kâğıdı (Günlük vazifelerin yazılı olduğu kâğıt) ver!” buyurdu. Kâğıtları da verdim. Ardından hanımlar gittiler.
Hazret-i Şeyh (KS): “Otur!” dedi. Oturdum. Bana: “İnsanlara şefkat göster, merhamet göster. Zorlaştırma, kolaylaştır. Sana ‘Ben tövbe edeceğim’ diyene ‘Senin kıyafetin uygun değil’ deme. Bazen de böyleleri tövbe etsin. Tövbe ettikten sonra ‘Bu kıyafetle namaz olmaz. Pantolon giymeyeceksin, kapalı giyeceksin, tırnaklarını keseceksin’ diye her şeyi bir arada söylesen, birden bunları yapamazlar. Onlar böyle yaşamaya alışmışlar; hemen terk edemezler. Zor gelir, hiçbirini yapmazlar; sen mesul olursun. Sen, onları nefret ettirir, uzaklaştırırsın. Tövbe ettikten sonra onlara: ‘Bu kıyafetle namaz olmaz’ deme! Bırak önce böyle kılsın. İki üç gün böyle kılar; sonra o namazın bereketiyle, o rabıtanın, o dersin bereketiyle, inşallah, normali bulur” diye nasihatte bulundu.
Şimdi, başta itiraz eden o hanım kardeşimiz, hatm-i hâcegan okuyor, kaç kişiye ders veriyor.
Baba ve dedelerimizden beri Hazret-i Şeyh (KS)’in silsilesine bağlıyız. Benim dedem Şeyh Hâdi’nin halifesi, Şeyh Hâdi de birinci Şeyh Osman’ın (Hazret-i Şeyh (KS)’in babasının dedesi olan Muhammed Osman Siraceddin-i Evvel veya Osman Tavilî (KS) olarak bilinen zat) halifesiydi. Benim hocam da Şeyh Hâdi’nin (KS)’in torunlarındandır.
Hocam, bundan altmış yetmiş sene önce İran’a gidip icazet almıştı. Ben de hocam vasıtasıyla Hazret-i Şeyh (KS)’e intisab etmiştim. Fakat 1987 senesine kadar Hazret-i Şeyh (KS)’i hiç görmemiştim.
1987 ‘de memurdum, çalışıyordum. Bayram günüydü. Köylülerimin İstanbul’a geldiklerini öğrendim ama kendilerini bulamadım. Tanıdıklara sordum: “Şeyh Osman gelmiş, onlar da O’nu ziyarete gitmişler” dediler. Ben de: “Bana niye haber vermediniz?” dedim.
Ertesi gün hemen kalkıp Hazret-i Şeyh (KS)’in ziyaretine gittim. O zaman Ortaköy’deki Enver Paşa Köşkü’nde kalıyordu. Köşke girdim, salona çıktım, selam verip Hazret-i Şeyh (KS)’in elini öptüm ve oturdum. Ama ziyaret usulünü falan bilmiyordum. Benim hocamın kardeşi olan Şeyh Naci de gelmişti. O zaman evi Siirt’te idi.
Hazret-i Şeyh (KS) biraz sohbet ettikten sonra Şeyh Naci kalkıp Hazret-i Şeyh (KS)’in elini öptü, müsaade isteyip çıktı. Hazret-i Şeyh (KS) sohbetine devam etti. Ben de: “Kalkayım, Hazret-i Şeyh (KS)’ten müsaade isteyip çıkayım, Şeyh Naci’ye yetişip, misafir etmek üzere evime götüreyim” diye düşündüm.
Kalkıp Hazret-i Şeyh (KS)’in huzuruna vardım, selam verip elini öptüm: “İsmim Abdullah’tır, Bitlisliyim” dedim. Hazret-i Şeyh (KS), elimi tuttu: “Ni’mel ism-i Abdullah, Ni’mel ism-i Abdullah, Ni’mel ism-i Abdullah (Abdullah, ne güzel isimdir)” diye üç defa tekrar etti. Elimi bıraktı. Euzubesmele çekerek Meryem Sûresi’ni Ayet Ayet okuyup açıklamaya başladı. Ben yanında ayakta duruyordum. Fakat aklım Şeyh Naci’deydi.
Hazret-i Şeyh (KS) birkaç Ayet okuduktan sonra nefs ve şeytan hücuma başladı: “Hazret-i Şeyh (KS) çok uzattı. Şeyh Naci de gitti. Sen de çık!” Ben hareketsiz duruyorum ama içimden bir his geldi, çıkmaya karar verdim. Tam o sırada ensemin biraz altında, sırtımın ortasında üç parmağın bastırdığını fark ettim. Arkamda kimse olmadığı için buna bir anlam veremedim. Hazret-i Şeyh (KS) okumaya devam ediyordu. Gene çıkmak istedim ama sırtımdaki parmakların baskısını gene hissettim. Üçüncüde artık ayağımı kaldırdım; adımımı atıp çıkacaktım.
Hazret-i Şeyh (KS), tam o sırada, Meryem Sûresi’nin "Bebek şöyle konuştu: 'Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana kitabı (İncil'i) verdi ve beni bir peygamber yaptı.'" mealindeki 30. Âyet-i Kerime'sini okudu ve ardından gene: “Ni’mel ism-i Abdullah" dedi. Sonra da gitmeme izin verdi.
Köşkün iki kapısı vardı; biri yola açılıyordu, biri de bahçeye. Ben, bahçe kapısından çıktım. Orada biri vardı; ayak ayaküstüne atmış vaziyette oturuyor ve elindeki teşbihi de çekmeyip, parmağının ucunda çeviriyordu. Gözü de kapalıydı. Bana: “Bitlisli Abdullah sen misin?” diye sordu. “Evet” dedim. “Tebrik ediyorum seni, haa. Yarın gel, haa!” dedi. Az ilerledim, gene bir adam: “Bitlisli Abdullah sen misin? Yarın gene gel, haa!” dedi.
Eve nasıl gittiğimi bilmiyorum. Sabaha kadar uyuyamadım, ağladım.
Ertesi gün gene tatildi. Hazret-i Şeyh (KS)’in ziyaretine tekrar geldim. Akşam ayrılırken elini öptüm. “Yarın gene gel!” buyurdu. Bayram olduğu için sonraki gün gene tatildi. O gün gene geldim. Akşam ayrılırken elini öptüm: “Yarın gene gel!” buyurdu.
Fakat ertesi gün nasıl gelecektim. Memurdum ve mesaiye gitmem gerekiyordu. Üstelik dairedeki amirim, namaz kıldığımı ve biraz da İslâmi ilimlerde tahsilim olduğunu bildiği için bana düşmanca davranıyordu. Herhangi bir sebeple yanına gittiğimde: “Ha, hı, ne istiyorsun?” şeklinde, bana karşı olumsuz tavırlar takınıyordu. Ondan nasıl izin alıp, Hazret-i Şeyh (KS)’in ziyaretine gidecektim.
Sabah olunca daireye telefon açıp izin istemeye karar verdim. Çünkü evime çok uzaktı. İçimden: “İnşallah telefona yardımcısı çıkar” diye geçirdim. Yardımcısı daha ılımlı biriydi. Numarayı çevirdim, karşımda amirim: “Buyurun Abdullah Efendi” .
Şaşırmıştım. Yaklaşık bir buçuk yıldır yanında çalışıyordum, ilk defa ağzından “Efendi” kelimesi duymuştum.
“Sayın Başkanım, bir maruzatım var. Bir gün izin isteyecektim.” “Hay hay Abdullah Efendi.” Hazret-i Şeyh (KS)’in ziyaretine tekrar gittim. Akşam ayrılırken elini öptüm: “Yarın gene gel!” buyurdu.
Ertesi gün gene daireye telefon açtım. Amirim gene: “Hay hay Abdullah Efendi.” Akşam ayrılırken Hazret-i Şeyh (KS)’in elini öptüm: “Yarın gene gel!” buyurdu.
Artık telefonla izin istemek uygun olmazdı. Daireye gidip bizzat görüşmeye karar verdim. Evim Kaynarca’da, işyerim Kadıköy’de idi. Daireye vardığımda, amirimin kapısının önünde bekleyen odacıya: “Başkan içeride mi?” diye sordum. “İçeride” dedi. “Yanında kimse var mı?” diye sordum. İki tane misafiri olduğunu söyledi.
Kapıyı çaldım, içeri girdim. Odaya girer girmez hemen ayağa kalktı ve yanıma geldi: “Oo, hoş geldin Abdullah Efendi” diyerek beni karşıladı, elimden tuttu ve beni, masasının yanındaki koltuğa oturttu. Zile bastı, odacı geldi. Odacıya: “Bak, Abdullah Efendi ne emreder” dedi. Ancak “Bir çay” diyebildim. Çünkü ağlıyorum; gözyaşlarım çeşme gibi akıyor.
Bana: “Senin derdin nedir? Ne sıkıntın var? Niye ağlıyorsun?” diye sormuyor. Baktım ki, o da ağlıyor. Cebinden mendilini çıkardı, gözlerini sildi.
Çayımı içtim ama ne o bana niçin ağladığımı sordu, ne de ben ona sordum.
Allah (CC)’ın izni olursa, olmayacak hiçbir şey yok. Allah (CC)’ın izni olmazsa, sineğin, kanadını oynatması mümkün olmaz.
Çayı içtikten sonra dedim ki: “Başkanım, benim on beş gün iznim vardı…” Sözümü kesti: “Yok yok, senin iznin kalsın. Git, işini gör. Ne zaman işin biterse gel, görevine başla” dedi.
Şimdi ona dua ediyorum. Allah (CC) razı olsun. İnşallah bu davranışından fayda görmüştür. Ölmüşse, Allah (CC) rahmet etsin, yaşıyorsa Allah (CC) sıhhat, afiyet versin ona.
Tekrar ziyarete geldim ve Hazret-i Şeyh (KS) bana tam on sekiz gün: “Yarın gene gel!” buyurdu.
Hazret-i Şeyh (KS), ziyaretine gittiğim ilk gün bana: “Sen Arapça biliyorsun, o da Arap; Şeyh Hüseyin’e git, sana tarikat derslerini öğretsin!” buyurmuştu. Bu emir üzerine ziyarete gittiğim her gün, önce Şeyh Hüseyin Efendi’nin yanına varırdım; bana biraz ders verirdi, sonra ziyarete çıkardık.
On sekizinci gün gittiğimde, Şeyh Hüseyin Efendi’nin aşağıda beni beklediğini gördüm. Telaşla bana: “Nerede kaldın, Hazret-i Şeyh (KS) seni bekliyor” dedi. Silivri tarafında bir yere misafirliğe gidilecekmiş. Hazırlanılmış, Hazret-i Şeyh (KS) bekleniyormuş.
Hazret-i Şeyh (KS)’in huzuruna çıktım, elini öptüm. Bana: “Şeyh Hüseyin’de bir emanetin var. Onu getir!” buyurdu. Şeyh Hüseyin’in yanına gittim ve Hazret-i Şeyh (KS)’in emrini söyledim. Bana, birkaç kâğıttan oluşan, tomar şeklinde katlanmış emaneti verdi. Açmadan getirdim, Hazret-i Şeyh (KS)’e takdim ettim.
Aldı, gözlüğünü taktı ve okumaya başladı. Kalemi çıkardı, bir yeri çizdi. Biraz daha okudu, bir yeri daha çizdi. Sonra da bunları bana izah etti:
Birinci çizdiği yerde “Vesîletün el-uzma” yazmakta imiş. Hazret-i Şeyh (KS): “Bu: ‘En büyük vesile’ demektir ve Peygamber Efendimiz (SAV) için kullanılır. Evliyaullah için kullanılması caiz değildir” dedi. Bu sebeple, oradaki “Uzma (en büyük)” kelimesini çizmiş.
İkinci çizdiği ise “Sultan-ül Evliya” ifadesindeki “Sultan” kelimesi idi. Bunun sebebini de: “Bu unvan, Babam Şeyh Alâeddin (KS) için kullanılmıştır. Ona hürmeten bunu çizdim” diyerek izah etti. Bu kelimenin yerine de “Mahbub” yazdı.
Bir de “El-kutb-ul âzam” ifadesini çizdi. Fakat bunu iki defa, bir mavi kalemle, bir de siyah kalemle çizdi.
Sonra: “Bu silsile doğrudur” diyerek imzaladı ve bana verdi. Kulağıma da iki kelime sır söyledi.
Huzurundan çıktım ve Şeyh Hüseyin’in yanına gittim. Ağlıyordum. Niye ağladığımı sordu. “Bilmiyorum” dedim. “Ne oldu?” diye sordu. “Birkaç yeri çizdi” dedim. Kâğıtları aldı, baktı, “El-kutb-ul âzam” ifadesinin çizildiğini gördü. Hemen elimden tuttu, beraberce Hazret-i Şeyh (KS)’in huzuruna vardık.
Hazret-i Şeyh (KS) yerinden ayrılmamıştı. Elbette biliyordu ki, şimdi Şeyh Hüseyin gelecek. Şeyh Hüseyin, Hazret-i Şeyh (KS)’in huzuruna varır varmaz, kavga eder gibi bir ses tonuyla ve elini de sallayarak: “Sen Kutb-ul Âzam değil misin?” diye sordu. Hazret-i Şeyh (KS), yumuşak bir ses tonuyla: “Otur otur Şeyh Hüseyin, sinirlenme!” dedi. Şeyh Hüseyin aynı üslupla: “Kutb-ul Âzam değil misin?” diye tekrarladı. Hazret-i Şeyh (KS) gene: “Otur!” dedi ama Şeyh Hüseyin gene oturmadı. Üçüncü soruşunda, Hazret-i Şeyh (KS): “Evet” dedi. Şeyh Hüseyin: “O halde niye çizdin?” diye sordu. Hazret-i Şeyh (KS) eliyle işaret ederek tekrar: “Otur, otur!” dedi. Hazret-i Şeyh (KS)’in “Evet” şeklindeki cevabı üzerine Şeyh Hüseyin yumuşadı.
Hazret-i Şeyh (KS): “Şeyh Hüseyin! ‘Ve sahib-i dımnıyyetil kubral etem’, aynı manada değil midir?” diye sordu.
“Evet Kurban, aynı manadadır.” “Bunun manasını yalnızca âlimler bilir. Onların dışında kimse bilmez. Ama Kutb-ul Âzam’ın manasını herkes bilir. Biri buna itiraz eder, bu itirazından dolayı da zarar görür. İşte, kimse zarar görmesin diye onu çizdim.” Şeyh Hüseyin, bu açıklamadan sonra başka bir şey söylemedi.
Hazret-i Şeyh (KS)’imizin hizmetine yeni başlamıştım. Bir gün cemaati ziyarete çıkardık. Cemaat, oldukça kalabalıktı. O gün, Hazret-i Şeyh (KS)’in önceki tercümanı da oradaydı. O orada olduğu için ben geri çekildim. Çünkü o, Hazret-i Şeyh (KS)’in üslubunu daha iyi biliyordu. Gelenleri Hazret-i Şeyh (KS)’e o takdim etti. Herkes oturduktan sonra Hazret-i Şeyh (KS) ona oturmasını söyledi. O da oturdu.
Hazret-i Şeyh (KS) bana döndü: “Hangi lisan sana kolaydır?” diye sordu. Ben: “Kurban, Arapça benim için daha kolaydır. Eğer Arapça sohbet ederseniz, daha rahat anlarım” dedim. “Kürtçe biliyor musun?” diye sordu. “Biliyorum, Kurban. Fakat sizin konuştuğunuz Kürtçe ile bizimki arasında fark var” dedim. “Farsça?” diye sordu. “Az biliyorum” dedim. “Peki, otur!” dedi. Yanına oturdum.
Hazret-i Şeyh (KS), dedesi Şeyh Ömer Ziyaeddin Hazretleri (KS)’nin bir kerametini anlatmaya başladı. Ben, o hadiseyi ilk defa duyuyordum. Daha önce dinlemiş olsaydım, Hazret-i Şeyh (KS)’in anlattıklarını kafamda toparlayabilirdim.
Sohbetin başında iki üç cümle Arapça anlattı; onları anladım. Arapçayı bıraktı, Kürtçe anlatmaya başladı. Fakat onların konuştuğu Kürtçe ile bizim konuştuğumuz Kürtçe, aynen iki ayrı lisan gibi, birbirinden farklı.
Ancak Hazret-i Şeyh (KS), o kadar seri konuşuyordu ki, arada fırsat bulup da söylediklerini anlayamadığımı ifade etmeme fırsat olmuyordu. Hâlbuki daha önceki sohbetlerde, birkaç cümle konuştuktan sonra susar ve anlattıklarını tercüme etmemi beklerdi.
Birkaç cümle de Kürtçe anlattıktan sonra Farsçaya geçti. Birkaç cümle de Farsçadan sonra Havramice konuşmaya başladı. Havramice, bir bölgede konuşulan mahallî bir lisandır ki, o bölgenin dışındaki İranlılar bile bu lisanı bilmezler.
O sırada eski tercümanı araya girdi: “Kurban, siz Havramice konuşuyorsunuz ama Hacı Abdullah Havramice bilmiyor” dedi.
Hazret-i Şeyh (KS), sert bir şekilde: “Bilir!” dedi.
On on beş dakika daha Havramice konuştu. Ben, Havramiceden yalnızca bir kelime biliyordum. O da “Otur” demek olan “Nişere” . Onu da Hazret-i Şeyh (KS)’den öğrenmiştim. Bir gün huzurunda ayakta duruyordum. Bana: “Nişere!” dedi. Sonra sordu: “Nişereyi biliyor musun?” Ben: “Bilmiyorum Kurban” dedim. O da: “Otur demektir” diye açıkladı.
Hazret-i Şeyh (KS), sözlerini bitirdikten sonra sağ avucunu yüzüne yasladı, sol elinin orta parmağının ucunu benim ensemin alt kısmındaki kemiğe koydu, gözünü de kapattı: “Söyle!” dedi.
Elektriğin fişini takmıştı.
Ne bir kelime eksik, ne bir kelime fazla, O’nun anlattıklarının hepsini tek tek anlattım. O anlatırken geçen şahıs ve yer isimlerini tekrar ederken, doğru tercüme ettiğimi hissediyordum.
Hazret-i Şeyh (KS), arada bir gözünü açıp bana bakıyor, tebessüm ediyor ve gözünü gene kapatıyordu.
Ben sözümü bitirince, başını kaldırdı: “Aferin!” dedi.
Tercümeyi yaparken, gözümün önüne bir yazı gelmedi. Kulağıma bir ses gelmedi. Nasıl anlattığımı o zaman kavrayamamıştım. Ama şimdi kavrıyorum.
İşte telefon. Dünyanın öbür ucundan gelen sesi, o cihazdan duyuyoruz. Ama ses, o cihazın değil, başkasının sesi. O gün benim görevim, telefon gibiydi; her ne kadar, ses benim ağzımdan çıkıyordu ise de benim sesim değildi.